Türkçeİngilizce

Anı Kitabım

 

1968'den 1980'e bir yolculuk

 

'Ah Benim Akortsuz Kalbim', edebiyat meraklısı bir genç kızın güncesi değil yalnızca. Türkiye'nin 1968'de üniversite ve işçi hareketleriyle başlayan, 12 Eylül darbesiyle son bulan inişli çıkışlı hikâyesi

 

"Anadolu'nun zengin deyim ve atasözleri bizim kuşak yazarlar arasında belki de en tumturaklı kullanımını Ayşe Kilimci'de bulmuştur." Kilimci'nin bu özelliğine Buket Uzuner değinmişti bir yazısında. Sanıyorum Ayşe Kilimci'nin 'sırrını' keşfettim! Elimde Kilimci'nin yeni çıkan anı kitabı var; Ah Benim Akortsuz Kalbim. Ama alışageldiğimiz türden bir anı kitabı değil bu. Ayşe Kilimci, belli bir kesiti almış yaşamından. Liseye başladığı dönem olan 1968'den, yazarlık serüveninin başladığı yılları da içine alarak 12 Eylül 1980'e uzanıyor Kilimci. Bunu yaparken öyle bir dil kullanmış ki, güncesini okur gibi oluyorsunuz yazarın. Oysa kitap Ekim 2006 ve Şubat 2007 tarihleri arasında yazılmış. Kilimci bugünden düne bakarak yazmış Ah Benim Akortsuz Kalbim'i. Günce okuyor gibi hissetmenizin nedeni ise, o günlerin duygusuyla yazılmış olması. Bugünün bakış açısını, yargısını taşımıyor. Aksine tam da o günlerin on yedi yaşındaki Ayşe'si tüm içtenliğiyle, kendi kendine konuşur gibi, lise yıllarının haşarılığını, yazarlığa ilk adım atmanın heyecanını, büyük edebiyatçılarla tanışmanın gönencini okura her an duyurarak anlatıyor yaşadıklarını. Günce okuyor duygusu veren bir başka şey de olayların kısa notlar, anekdotlar şeklinde aktarılması. Daldan dala konar gibi. Lisedeki arkadaşlarıyla yaptıkları hınzırlıktan söz ettiği satırları okurken, hemen altında Deniz Gezmişlerin idamının onaylandığı haberiyle karşılaşıyorsunuz. Ve üstelik kendinizi 'güncenin' satırlarına öyle kaptırmış oluyorsunuz ki, bu haber hâlâ taptaze yakıyor canınızı. Ablanızın, kardeşinizin, arkadaşınızın güncesini gizlice okur gibi hissettiğiniz de oluyor... Mahrem olduğunu düşündüğünüz şeyler bir kitabın sayfalarından size göz kırpıyor, o denli sakınımsız yazılmış... 


Evet, Ayşe Kilimci'nin, Uzuner'in dikkati çektiği 'sırrını' keşfettiğimi söylemiştim, önce onu aydınlatayım. Ah Benim Akortsuz Kalbim'de karşınıza pek çok karakter çıkıyor ve bunların hepsi de gerçek. Ama içlerinde biri var ki, işte o Anadolu'nun bilgeliğine sahip. Ayşe Kilimci'nin hayata bakışında da tartışmasız bir etkisi var; 'anane'si. İşte o anane ki, Kilimci'ye topraktan, sudan, doğadan; yaşanmış mutluluklardan acılardan, tatlardan tatsızlıklardan, güzelden çirkinden; hayatın kendisinden damıtıp çıkarttığı o şiir gibi sözlerle yol göstermiş... Bana kalırsa Kilimci'nin ilk 'edebiyat dersleri', bilinmeden, üzerinde durulmadan, bütün doğallığıyla ananesi tarafından verilmiştir. Bu yüzden de çok derinlere işlemiştir. Necati Cumalı'nın çok sonraları, Kilimci genç bir yazarken, ona verdiği "Arı dil halkımızın dili. Özenli, süsten püsten uzak, yalın, sımsıcak dil. (...) süse kurmacaya dayatılan yapıtlar, yalan yapıtlardır. Edebiyat bezeyicilik değildir, halkın dili, sesi, gönlü olmaktır. (...) halkın gibi söyle, çok söz de yüktür insana, yazıya, çok süs de, yalın ol yalın" öğüdü, 'anane'nin şiir gibi özlü, felsefe kadar derin sözlerinin aynasıdır: "Hayatınızı ertelemeyin. Çocuklar ne çabuk büyür, apansız nasıl yalnız kalırsınız hiç anlamazsınız. İnsan ama, eskimez, yaşadıkça tatlanır. Hani meseldir, 'Sac tava gelir hamur biter, insan tava gelir, ömür biter' işte öyle... Siz en iyisi, hem işinizi iyi tutun, hem de kokuları unutmayın." 

 

Kişisel tarihle paralel ülke tarihi 


Ve acıya karşı ananenin sarıldığı biricik şey: "Ya büyük acıları nasıl kaldırır insan? Akıl, her işin başı akıl, sonu da akıl, amma neylersiniz dünyamızda en az olan da odur... Keşke akıl toprak ola idi de her insan başından savura idi, ama, öyle değil işte..." Ve daha niceleri... 


Ah Benim Akortsuz Kalbim, lise yıllarından yazarlığa ilk adımlarını atan, edebiyat meraklısı, sol eğilimli bir genç kızın 'güncesi' değil yalnızca. Aynı zamanda Türkiye'nin 1968'de üniversite gençliği ve işçi hareketleriyle başlayan, 12 Eylül 1980 darbesiyle son bulan inişli çıkışlı yaşamının da 'güncesi'. Ayşe Kilimci'nin, kişisel tarihiyle paralel ilerleyen Türkiye tarihinden bir kesite de tanıklık ediyor okur. Ancak bu tanıklık öyle ki, önünüze hızla atılan ve bir anda kayboluveren gazete kupürlerini okur gibi oluyorsunuz: "ODTÜ'lüler 6 Ocak'ta Kommer'in makam aracını yaktılar", "Teksif Sümerbank'la anlaşıp grevleri bitirdi, bu sefer de İstanbul'da altı fakültenin asistanları boykotta", "Samatya'da bir kadın, balkonuna SSCB bayrağı astı diye gözaltına alınmıştı, Amerikan Konsolosluğu'nda çamaşırcı olan kadının bayrağı tanımadığı ortaya çıktı, zaten 70 yaşına merdiven dayamış...", "Necip Fazıl'ın geçen ayki, Samsun konuşmasında şeriat istemesinin tartışmaları sürüyor", "AP yine iktidar", "Vietnam savaşı sonunda bitmiş", "Şili'deki darbeden ABD'nin 48 saat önce haberdar olduğu yine Amerika tarafından açıklandı", "Maden-İş Genel Başkanı Türkler İstanbul'da öldürüldü". Ayşe Kilimci bir anı kitabı yazmış olmasına karşın tarihle konuşmuyor. Tarih verdiği tek bir gün var, o da kitabın sonunda: "1980 yılının 11 Eylül gecesi... Bu anı kitapta tarih attığım tek gün 11 Eylül oldu. Toplumca da miladımız" diyor... 1968'den 1980'e Türkiye'nin on iki yılına kendi penceresinden ışık veriyor Kilimci. Olayları aktarırken gazete haberi nesnelliğinde... Aynı zamanda da genç bir edebiyatçının duyarlığıyla. 

 

Edebiyatta usta-çırak İlişkisi 


Ayşe Kilimci'nin ilk öyküleri Varlık'ta yayımlanıyor, telifiyle kendine küpe alıyor; "Kulağına küpe olsun diye!" Dönemin büyük şairleriyle, yazarlarıyla tanışma olanağı buluyorsunuz siz de. İlk öğüt Attilâ İlhan'dan: "Çocuğum, muhayyilen geniş, ufkun ötesini merak edecek kızlardansın sen, hatta ufkun ötesine geçecek... Kanatların daha geniş göklere çalacak, öyle görünüyor. Bırak mız mız şiirimsi denemeleri, şiir kadar zordur öteki dal da, otur hikâyeni yaz, iyi hikâyeci olacaksın çocuğum, seziyorum bunu." Attilâ İlhan, Ayşe Kilimci'yi şiirden uzaklaştırmasaydı ne olurdu? Kendi yolunu yine de bulabilirdi elbette. Ya da kim bilir çok iyi bir şair olurdu belki! Attilâ İlhan yanılmaz mı? Yanılır elbet. Ama yanılmadığını Kilimci'nin ortaya koyduğu yapıtlar anlatıyor. 


Ve daha kimler kimler var, Kilimci'ye feyz veren... Necati Cumalı'yı saydık. O dönem Varlık'ın başında olan Yaşar Nabi'yi unutmamak gerek. Cahit Külebi, Ahmed Arif, Muzaffer Buyrukçu, Enver Gökçe... Kilimci kimiyle uzun sohbetler etmiş, kimiyle edebiyatçıların uğrak yerlerinde karşılaşmış, görüşmeler selamın ötesine geçmemiş. Ama mutlaka bir şey bulaşmış... İnsan düşünmeden edemiyor, o zamanlar ne güzelmiş diye. Bugün yazarlarımızın sekreterlerini, 'menajerlerini' aşmak kolay değil! Onlar Baylan Pastanelerini, sahaf köşelerini beğenmezler artık. Elbet mirası sürdüren büyük sanatçılarımız da var, onların değeri de baki! 


Ayşe Kilimci'nin kitabında bir dönemin edebiyatçıları arasındaki ilişkiler, sohbetlerde ortaya atılan düşünceler ve o yıllarda genç bir edebiyatçının bu konuşmalardan öğrendikleri yok sadece. Bir de tabii Kilimci'nin, yapıtlarından tanıdığı yazarlar, düşünürler var. Burada da, evrensel edebiyatın kahramanlarının genç yazarı hangi sözleriyle, hangi düşünceleriyle nasıl etkilediğini görüyor okur: "Beauvoir'ın 'Hemen hemen bir kişiliğe sahip olmak kadar iyi bir şeydir geçmişe sahip olmak,' sözü günce çalışmama neden oldu..." 


Ah Benim Akortsuz Kalbim , bir yaratıcının beslendiği kaynakları görmeyi sağlayan, son derece canlı anlatımıyla ülke tarihine de can veren, toplum ve aydın arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiği konusunda insanı aydınlatan, nostaljik duygular uyandırmaktan çok geleceğe dair umut yaratan bir yapıt... 

 AH BENİM AKORTSUZ KALBİM

 

Ayşe Kilimci Yorumu :

"Sayın Zileli'nin sandığı gibi değil, kitap sahici bir güncedir.Bunu kendisine de söyledim , gülüştük.
Geri dönüş tekniğiyle ve çocuk safiyetiyle yazmak, bir günceyi, mümkün mü?..."

Facebook

22/05/2018 Gün Ortalama:73  Bugün 20 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.224.91.58