Türkçeİngilizce

Söz Büyücüsü-Mehmet GÜLER-Cumhuriyet Kitap

1640 kez bakılmış
17 Ocak 2013
11:18

Söz Büyücüsü-Mehmet GÜLER-Cumhuriyet Kitap

Ayşe Kilimci‘nin ne denli modern, çağdaş gözükse de öykücülüğündeki gücü geleneksel hikâye anlatıcılığından alır. Hikâyelerin kitaplara dökülmediği gezgin anlatıcılar döneminden çıkıp gelmiş, heybesinin iki gözünü de hikâyelerle doldurmuş gibidir.

“Hayat hikâyeyle güzeldir” diyor Ayşe Kilimci. Yazmaya başladığı günden beri öyküde ısrar eden, bıkmadan, usanmadan bir sevdalı gibi kendini ona adayan yazarlardan birisidir Ayşe Kilimci. Hani sevdiği erkek uğruna her şeyi göze alan inat, dirençli, onurlu Anadolu kadınları vardır. Bu gözü kara kadınlar çekeceği yoksunluğu, yoksulluğu bile bile o sevdalısına koşarlar. Onları mutlu eden varsıllık değil, sevdalı onurlarıdır. Ayşe Kilimci‘nin de onuru, sevgisi sevdası öyküdür. Öyküye koşarken ondan başkasını gözü görmez. Delicesine, taparcasına sever onu…. Kilimci, öykücü bir dostum. “İrtibatları” koparmadık. Zaman zaman görüşürüz. Bu öykü kitabını hazırlarken Ayvalık’taydı. İnternet üstünden görüştüğümüz oluyordu. Belli ki delicesine çalışıyordu. Yine tepeden tırnağa öyküye bulaşmıştı. Sevdası karasevda olmuştu. Ne anlatsa, ne söylese getirip yazdıkları öykülere bağlıyordu. Her öyküsünü büyük bir coşkuyla, tutkuyla anlatıyor, yazarlığının en yetkin ürünlerini vermek için “sonuna kadar asıldığını” belirtiyordu. “İyi ki öykü var”, diyordu. “Öykü olmasa ben n’aparım?” diye ekliyordu tüm içtenliğiyle, sıcaklığıyla.Yine bir gece bunları anlatırken MSN ekranı boş kaldı. Telefonda “alo” der gibi sinyaller gönderdim. Baktım yanıt gelmiyor, programdan çıktım. “Herhalde yeni bir öykü esini geldi, dağ, bayır şimdi onu kovalıyordur” diyerek hoş gördüm. Ertesi gün bana e posta göndermiş. Özür diliyor. O gece Ayvalık’ta yangın çıktığını, “Şeytansofrası” çevresinin yanıp kül olduğunu vurguluyordu. İşin ciddiyetini anlayamadığım için şu espriyi yaptım: “Sevgili Kilimci,” dedim. “O ormanı senin içindeki öykü alevleri tutuşturmuş olmasın…” “Şu Ölüm Dedikleri” adlı öykü kitabını okurken bir kez daha anımsıyor ve anlıyorum ki; Kilimci‘nin içindeki öykü yangını Ayvalık ormanlarını tutuşturmadı belki, ama öykü dünyasının içine dehşetli bir orman yangını bırakıp geçti. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın….

BİR AŞKTIR ONDA ÖYKÜ

Edebiyat elbette ki bir sevgiyle, özlemle, aşkla yapılır. İlhan Berk’in dediği gibi “Yazmanın bir yüzü cennettir, bir yüzü ise cehennem.” Ama her yazar tutkuyla, aşkla yazamaz. Bir devlet memuru gibi zorakidir birçoğunun yazması. O yüzden “yazarım” diyenlerin birçoğu “yazıcıdır”. Ama Ayşe Kilimci has bir yazardır. Ondaki yazma tutkusu gözü kara bir tutkudur, deliliktir. Kilimci, kuramsal anlamda öykü için bakınız neler diyor: “Hikâye insanın her şeyi unutup, yaşadığına şükretmesi. Yalnız olmadığının kutup yıldızı. Kör geceye sıkılmış kurşun. Düğümü çözmez belki, ama ses getirir.” “Bana sorarsanız hayatımızı güzelleştiren, sıkıntıları katlanır kılan bir mucize hikâye.” “Gelir, sarsar, göze fer, akla açıklık, dünyaya güzellik katar. Başınızın üstüne gökkuşağını çizer, çekip gider.” “Şu dünyada insana hikâye kadar yoldaşlık eden, onu tıpışlayan, aklına akıl fikrine ufuk katan bir başka yazı türü göstermek zorken sanırım bu dediğimiz olacak… Ana hakkı gibi tıpkı, geç anladık, daha da anlayacağız hikâyenin görkemini, vazgeçilmezliğini. Ona can simidi diye sarıldıkça, diğer düğümleri de çözeceğiz. Hem dünya daha güzel olacak hem biz… Onun yıldızı parlarken ona uzanan ellere de yıldız tozu bulaşacak, ortalık ışıl ışıl olacak…” (maviADA Sanat Dergisi, sayı 4).”Hikâye anlatıp dinlediğimiz zaman, hayat kaleydoskoptan rengârenk, şıkır şıkır yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakıyormuşçasına güzelleşir. Hikâye güzelim gökyüzünü çekip alıp, yıldızıyla yıldırımı, bulutu ve gökkuşağıyla üstümüze sarınmak gibidir, bir anlıktır ve rengâhenktir… Hikâye öyle bereketli, güzel, gür gümrah bir sağanak ki, aşktan ileri, daha vefalı, hem de kalıcı. Öyküyle ferahlıyorum ben, yağmur yiyen toprağın tütmesi, serinleyekalması, mutlu olması ve çiçeğe durması gibi…Düşüncelerde, düşlerde, gecelerde, bazen güpegündüz dalıp kaçıp gitmelerde hep öykünün kölesi oluyorum… Şiirle atbaşı gider, kan terletir insana…”(Dünya Kitap, Kasım 2006).Dikkat ederseniz Kilimci öykü yazarken olduğu kadar öykü üzerinde konuşurken de tutkuyla, aşkla konuşuyor. Herkes sakız çiğner, ama Roman kızı bir başka çiğner. Kilimci işte o Roman kızlarından. Şaklata şaklata, tatlandıra tatlandıra, sakızın kokusunu duyura duyura çiğner hem de. Kusur mu bilmem; sevdalandığı bu türe “öykü” demiyor, “hikâye” diyor. Bilerek yapıyor bunu. Öyküyle hikâyenin aynı anlama gelmediğini savunanlardan. Bir bakıma doğru. Çünkü o bir anlatıcı, eskilerin deyimiyle “tahkiye edici”. Öykünün içe baktığını, hikâyenin ise dışa dönük olduğunu, daha sesli yazıldığını, bir olaya kurgulandığını düşündüğümüzde bunu kusur saymamız zor. Ama iş burada kalmıyor. Bu sevda, aşk ona dilsel kuralların bir kısmını tepeleyip geçme, imleri yerine koymama, tümceleri yele verip savurma, dili arıtmama gibi gözü karalığa varan haklar da tanıyor. Yazdığı öykülerdeki sağlamlık, tüm ayrıntıları, biçimsel düzenlemeleri size unutturuyor. “Konu” ve “anlatım” gücünde temellenen “hikâyeler” işi kurtarıyorsa küçük ayrıntılarda takılmaya gerek duymuyor. Kusur diyebileceğimiz küçük ayrıntıları yok sayıyor. Her şeyi anlatmanın, “tahkiye etmenin” çevriminde öncelediği için ayrıntıları silme, tepeleme gücünü kendinde buluyor. Ayşe Kilimci‘nin ne denli modern, çağdaş gözükse de öykücülüğündeki gücü geleneksel hikâye anlatıcılığından alır. Hikâyelerin kitaplara dökülmediği gezgin anlatıcılar döneminden çıkıp gelmiş, heybesinin iki gözünü de hikâyelerle doldurmuş gibidir. Böylesi bir soya çekim, böylesi bir anlatı damarı olduğu içindir ki onun kendisine öykücü değil, hikâyeci demesini yadırgamadım. Anadolu’da masallar, hikâyeler anlatan, ağıtlar yakan kadınlardan da sayabilirsiniz onu. Hatta bir söz büyücüsüdür, dengbejdir. Bu toprakların sesini ondan daha iyi duyan, duyuran yazar yok dense abartı olmaz…

ŞU ÖLÜM DEDİKLERİ

Kitapta toplam on beş öykü var. Kilimci‘nin bundan önce çıkardığı öykü kitabının adı “Yeni Moda Aşklar”dı. Aşk izleğinden ölüm izleğine sıçraması iki uzak izlekte kulaç atması gibi görülebilir. Kilimci buna şu özlü sözle yanıt veriyor: “Ölüm de aşktan çıktı, aşk da ölümün bağrından. Ölüm, hayatın ve aşkın kavranması demek…”Ayşe Kilimci ölümün üstüne işte bu bilinçle yürüyor mistik bir anlamda dünyadan elini ayağını çekerek değil. Ama yine de mistik şairlerin sesini kendi sesine ortak ediyor: Yunus Emre’den, Ebubekir Kâni’den, Avni’den (Fatih Sultan Mehmet), Talat Sait Halman’den, Enderunlu Vasıf Efendi’den, Derviş Himmet’ten aldığı şiirleri kendi sesine katıyor. Sonuçta yaşama tutunuyor. Aşkı ölüme, ölümü aşka yediriyor. “Tünelin ucundaki ışığı boş veriyor, ışığı hayatın üstüne düşürüyor.” Ölümü fanatikçe bir tükeniş olarak almıyor; yeni bir yaşama bağlanışın yeni bir aşka dönüşün başlangıcı olarak algılıyor…Tüm öyküleri aşk izleğiyle yüklü değil. “Hayatın Galibi” adlı öyküde tutukluları görmeye gelen insanlar anlatılır. Onca ezilmişliğe karşın yengi doludur o insanlar. Yazarın deyimiyle “hayıtın galipleri”dirler. Yer yer ironilerle yüklü, halk söyleyişleriyle varsıllaştırılmış has bir bir öyküdür.”Mâmara”da adı “Memur” konularak ilerde memur olması istenen bir kadın anlatılır. Kadın adı tam olarak memur yazılamadığı gibi, ilerde okuyup memur da olmaz. Kocası tarafından boşanır, üstüne kuma getirilir. Bu öyküde feodal kültürün kentte tüm yoğunluğuyla anlatıldığını görürüz. Kitaba adını veren “Şu Ölüm Dedikleri”inde “Sedef” adlı güzel bir kadınla, “Hacı” denilen çelimsiz, ince sesli bir delikanlının görücü usulüyle evlendirilmeleri geriye dönüşlerle verilir. Sevgisizlik üstüne kurulmuş bir ilişkinin nasıl yük haline gelişinin altı öykü diliyle çizilir. Ölülere konser dinleten Nasipsiz Niyazi, “Nasipsiz Niyazi’nin Yeri” adlı öyküde anlatılır. İronik olduğu kadar renkli, sarsıcı bir öyküdür de. Öykünün sonunda kahramanımız şunları söyler: “Eğlenmesini bileceksin kirve… Her ortamda… Ruhun coşkun ise, yer yer fark etmez! Hayatın kıymetini de bilecen, yolun sonu gelmeden ama. Her vakit ölümü düşünecen, aşkı hiç boşlamıyacan, şarkıları da… Ölü coşturan Üseyn’im benim be, helal… Hayal çatıcım… Şarkı döktürenim. Şu ölüm dediklerini bile çiçek gibi ediyorsun, helal sana bu yollar…”"Yakamoz” adlı öyküde yazıldığı yerin, yani Ayvalık’ın tuz, zeytin, deniz, imbat, aşk, yakamoz, yıldız, balık kokularını duyarız. Yer yer güçlü doğa betimlemeleri vardır. Daha doğrusu betimleme değil, doğanın kendi sesinin öyküye karışmış halidir. Bu öyküde “Hayat” adlı bir kadının aşkı uğruna Rumluktan dönen Hızır’a sevdalanışı verilir. Hızır da aşkı uğruna sünnet olup Müslümanlığı seçmiştir. Hayat, burada kalmaz, Hızır’ın çocukluk arkadaşı ve Ermeni asıllı İskender’e de sevdalanır. İki erkek ve çevre bunu bilir… Dinler, uluslar, gelenekler üstü bir sevgi, sevda işlenir. Anlatı geleneği üzerine kurulmuş bir öyküdür bu da… “Aslında hazin bir hikâyedir bu” tümcesiyle başlayan öykü, çağdaş bir öykünün girişi değil, köy kahvelerinde anlatılan geleneksel öykünün girişi olabilir. Öykü yer yer sarksa da “tahkiyeci” bir dilin güzel örnekleriyle doludur: “Ben söylediydim, ama anasına, bu kızın göbek bağını sırmalı iple bağlama, dediydim. Yüzüne mavi sedef yıldızlar, pullar işlenmiş mavi tülbent örtme… Daha doğduğu dakika kızı yıldız tutmasına uğrattı, ondan sonra da kız iflah etmedi. Zaten adı Abıhayat, oldu mu sana yıldız vurgunu bir hayat. İnsanların sıradan hayatlar sürmesi gerek. Karışma dünyanın hot zotuna.”"Sadece Sevdim” adlı öyküde bizi Hatay’a, Fransızların orayı işgaline kadar götürür. Bu öyküde de sahici bir anlatım buluruz. Öykü sahiciliğini, içtenliğini en çok da bir Türk kadınının “Müsü Tabip” dediği Fransız doktora âşık olmasından alır. Bugüne kadar yabancı kadınları Türk erkeğine âşık eden, sonuç itibarıyla o kadını Türkleştiren, Müslümanlaştıran kalıpçıl ve gelenekçi anlayışa karşı tersi bilerek yapılmış gibidir. Burada gözü kapalı şovenizme karşı yazarca sessiz bir başkaldırış yaşanır. Hem de bir kadının gözüyle. Kilimci‘nin yürekli duruşlarından birisidir bu…”Beşibiryerde” adlı öykü iki kişinin diyaloglarıyla başlar, diyaloglarla biter. Betimlemeler yoktur. Yalın, düz, kurulmuş olmasına karşın son derece renkli, çarpıcıdır. “Altun” adlı kadın, “Münkir Bey” adlı erkeğin sorularına sürekli yanıt verir… Altun kadın tam beş kez evlenmiştir. İki kocasını savaşta yitirmiştir. Üçü gepgenç ölmüştür. Altun, Anadolu toprakları gibi doğurgandır. Başı dara geldiği zaman her kocasından kalan beşibirlikleri bozdurarak ayakta kalmaya çalışır. Bu renkli öykünün renkli anlatım sahneleri vardır: “Besmele çekmesini bilirim, kelime-i şahadet getirmesini, İslâm’ın şartlarını, sonra kulhüvallahiyi, elhamı, rabbiyesiri, ayet-el Kürsi’yi az bir şey işte, evin kapısını koruyacak kadar birkaç satırını, Yasin-i Şerif’i de ızıcık, pek az. O kadar okurdum, aklıma gelmez idi. Kendi dilimden ilahiler bilirim, darb-mesel bilirim, türkü çağırırım… Çok kalpten okur idim, gönülden. Nasıl içim titrerdi anlatamam. Hele kine Allah der iken, bin Allah dökülür idi dilimden…”Kitabın en güzel öykülerinden birisi “Kiracı”dır. Dil, biçim, kurgu, tarihsel göndermeler itibarıyla diğer öykülerinden daha varsıldır… Bu öyküde de gecekondu çevresi, Anadolu’dan gelmiş insanlar anlatılır. Onlarda sınıf atlama tutkusu hiç bitmez. Mahallenin değişimi, yeni kiracılar, çevresel dokuya yakışmayan, ama gizli gizli sevilen, hayranlık duyulan genç fahişeler, dünyanın en eski mesleği olan fahişelik, bu mesleğin ta Efes’teki fahişeliğe kadar uzatılması, tarihsel anlamda ilişkilendirilmesi, Arzuhalci Muharrem Efendi’nin fahişe kızlara yaptığı gösterme babalık, aşk ve ölüm izleğinin iç içe yedirilişi, bu dünya ile öbür dünya arasında kurulan koşutluk ve daha niçe ayrıntılarla dengeli bir öykü atmosferi çizilir…

SONUÇ

Ayşe Kilimci, halk dilini, söylencesini iyi kullanan, masal ve mitolojilere yaslanan, bunları bulmadığı zaman kendisi yaratan bir yazardır. Öyle ki yeri geldiği zaman kendisi sözcükler yaratmaktan çekinmez. Örnek mi: “sübye, kömeçli, aklının dibi yok, nehletlik, mezzeki, kıllik gülleri, cemilekârlık, daraç, parpallamak, tunne kasafancı, üstlenici, karavel, kaleydoskop, çilti, sırsıtır, asfalya vb… Dikkat edilirse bunların içinde Türkçe kökten ve eklerden yapılan yok gibidir. Bu sözcüklerin tümünü kendisi yaratmasa da birçoğunu bir yerlerden alıyor. Sözcüklere, tümcelere bilerek taklalar attırıyor. Söylenişini, dizgi biçimini bozuyor. Yüklemlerden vazgeçiyor. Sonuç itibarıyla kurallı, arı, duru bir dil yerine, yerel özellikler taşıyan, feodal kültüre ait sözcük ve terimleri kırıyor, kendine göre yeni bir biçem yaratıyor. Bu dil son derece renkli, coşkulu, şiirli, ışıltılı bir cümbüşe ulaşsa da ulusal ve evrensel dile olan açılımı daraltıyor, tıkıyor. Bu renklilikteki bir öykünün yabancı dillere çevrildiğini düşünün. Ayşe Kilimci‘nin o folklorik söyleminden ne kalır geriye? Ya tüm renklerini gümrük kapısında bırakıp, kupkuru bir söylemle sınır ötesine geçerse? Bu öykülerin yabancı dillere çevrileceği, günümüzün genç kuşağına ulaşacağı düşünüldüğünde, elli yıl gerisinin diliyle, kültürüyle, yaşam biçimiyle öyküye başlamanın gelecek açısından bir avantaj olmadığını düşünüyorum. Kilimci son derece coşkulu bir yazar. Öykünün içine daldı mı kendini tutamıyor, kaptırıp gidiyor. Bu da öykünün dilinde yer yer yinelemelere, dokusunda sarkmalara neden oluyor. Kilimci‘nin öykülerinin bu anlamda da yeni arınmalara gereksiniminin olduğunu düşünüyorum. “Ben kasafancıyım, yalana bal katmaktır işim” diyen bu özgün ve seçkin öykücüden çok şey beklediğimizi vurgulamak isteriz. Öykülerine agu da katsa biz onu yine de severek okuyacağız… g.mehmethotmail.comŞu Ölüm Dedikleri/ Ayşe Kilimci/ Altın Kitaplar/ 288 s.

(Mehmet GÜLER-Cumhuriyet Kitap )
 


Facebook

22/05/2018 Gün Ortalama:73  Bugün 20 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.224.91.58