Türkçeİngilizce

Cumhuriyet Kitap

1642 kez bakılmış
17 Ocak 2013
11:14

Bir dil ve yaşam ustası

Ayşe Kilimci, edebiyat dünyamıza önce dergilerde yayımlanan öyküleriyle girdi. İlk kitabı “Yapma Çiçek Ustaları”nın yayım yılı 1976. Ardından 1983 tarihli “Sevdadır Her İşin Başı”, 1987 tarihli “Sevgi Yetimi Çocuklar”, 1989 tarihli “Gül Bekçisi” geldi. Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü’nü alan ‘Kanadı Gümüşlü Kuş’ adlı öykünün de içinde yer aldığı “Yeni Moda Aşklar Destanı” ile 1995 Yunus Nadi Öykü Ödülü”nü alan Ayşe Kilimci, öykücülüğümüzde özgün bir yer edindi. Kilimci’yi tüm yönleriyle tanıtmaya çalıştık sizlere.
FERİDUN ANDAÇ

-

Öykü yazmaya erken yaşlarda başladınız. Öncelikle bu ‘başlama noktası’na dönelim. Yazmak çabanız, girişiminiz nasıl başladı?

- Öykü yazmaya erken yaşta başladım, bundan da hiç pişmanlık duymadım. O dönem, 965-75 yılları yani, söz önemliydi, herkes için… İnsanlar, anlatmaktan aralanmamışlardı. Anlatır, aktarırken farkında olmadan düş ve söz dağarcıklarını zenginleştirirlerdi. Sözün hükmünün olduğu o dönemlerde, yanımda yöremde has anlatıcılar da olunca, söz yoluna ağdık… Gelişme çağındaki çocuklar için çevreden yansıyan konuşma biçimleri önemli. Ben o dönemi, güzel konuşan, gölgeli, görkemli, düzgün konuşan insanlarla geçirdim. Şimdiki gibi konuşma kısırı, ya da tutuk değildi insanlar. Zengin bir dil akar giderdi. Şimdi ahraz bir dönem yaşıyoruz. Konuşmanın kıvamını, sözün hükümranlığını umursayan yok. Türkçeyi seven, sayan azaldı. O dönem öğretmenlerini de unutmayalım. Edebiyat derslerinin budanıp atılmadığı, dönemin yazar-şairlerinin tanıtıldığı, çocukların sanata özendirildiği dönemin öğretmenleri hep ayrıcalıklıydılar? Hayır, değildiler. Maaşları gene azdı, tek elbiseleri vardı, ama, sanata, sanat eğitimine saygılı, ülkesine ve Türkçeye sevgiliydiler…

Bunca uyaranı alan çocuklar, istemese de aydınlanırdı, onların elinde.

- Bu süreçte neler okuyordunuz, öykücü olarak sizi kimler etkilemişti?

- Benim karma bir okuma düzenim ya da düzensizliğim vardı, şimdi de öyledir. Halk hikâyeleri, piyasa romanları, çizgi romanlar, çocuk dergilerinin yanı sıra, nane şekercinin attığı manileri, Kemeraltı’nın ağıtçısını, sokak aralarının destancısını keyifle dinler, onlara öykünürdüm. Elbet ilk okunması gereken çocuk klasiklerini erkenden okuyup bitirmiştik. Kütüphane terbiyesinin, alışkanlığının verildiği o dönemlerde, satın almadan ne çok kitap devirdik. Sait Faik, Refik Halit, Ömer Seyfettin, R. Nuri, İstrati başlangıçta etkileyen yazarlar. Herkesin Çalıkuşu’na kırıldığı o dönem, Yeşil Gece’si ile beni altüst etmişti. Şimdi bile R. Nuri’nin en önemli eserinin Yeşil Gece olduğunu düşünürüm. Öğretmenim Güntürkün’ün uyarısıyla tanıştığım Halide Edip ve Halit Ziya Uşaklıgil… Onun dilindeki tada, imzası olmasa bile, satırlara sinmiş kimliğine bayılırdım. Kitabın kokusuna, parmağa sinen mürekkep bulutuna ve tadına, Elhamra’daki kütüphanenin atmosferine bayıldığım gibi… Her bulduğumuzu okuduğumuz bir dönemdi. Çehov’dan S. Ali’den Y. Kemal’e, Cumalı’ya has öykücüleri döne döne okurken, sanırım onların çizgisinde bir söyleyişin de yoluna giriyordum.

- Edebiyat dünyasına adım atışınız, ilk öykülerinizin yayımlanması üzerinde duralım biraz da…

- Öğretmenim N. Öztok’un dosyamı İstanbul’a götürmesi, Varlık dergisinde Yaşar Nabi ve Hilmi Yavuz’un desteği, öykülerin Varlık’ta yayımlanması yolunu açtı. O dönem Varlık bir yazar adayı için barajdı. Bunu diğer dergiler (Yansıma, Türk Dili, Gösteri, sonraları Cönk, Oluşum, Yaba, Argos, Sanat Olayı) izledi.

- Daha gerilere uzanalım dilerseniz. Okuma/yazma düşüncesi hangi yaşlarda oluştu? Sizi etkileyen/ler nelerdi?

- Okul yıllarındaki edebiyat, Türkçe eğitiminin tamlığı, öğretmenlerin sanat eğitimi bilinci, çevremizdeki sanat etkinlikleri okumanın ve yazmanın tadını öğretti. Bizim sokağımız her kültürden insanın yoğrulduğu bir sokaktı. İzmir’de anneannem mâni atar, çok güzel masal anlatırdı. Bütün bunlar birleşince, söylemenin, yazmanın (o daha sonra) ne efsunlu bir iş olduğunu düşünmeye başladım. Şiirler yazdım, her Türk vatandaşı gibi. Neyse ki haddimi bildim, kısa öyküye geçtim. Bir çocuğun kendine güvenini sağladığı için önemli olan yazı ve öykü yarışmalarına katıldım.

- Varlık Dergisi’nin ve Yaşar Nabi Nayır’ın sizin yazı hayatınızda önemli yeri var. Bu yaklaşım nasıl oldu?

- Sanat ve hayat eğitimi veren öğretmenimizin aracılığı ile oldu. Onlar da okuyup inceleyecek denli yüce gönüllü imişler. Bir çalışkanlık abidesi olarak sanki gerçek yazarmışız gibi bizi sevdi, saydı, kolladı Yaşar Nabi. Bir dosya dolusu mektubunu kızına verdim, bir dergi yöneticisinin bir amatöre yaklaşımının belgesi olarak… Hoyratlıklardan, haksızlıklardan dem vurdu ise de, biz anlamadık. Doğrusu, ya da olması gereken onun tavrıdır sandık. Yaşar Nabi Bey’i ve Hilmi Yavuz’u sevgiyle anıyorum, o ilk günleri anımsadıkça…

- Sonrasında ilk kitap “Yapma Çiçek Ustaları” geldi. Önce, bu öykülerinizin coğrafyasından, yazılma serüvenlerinden söz edelim.

- Bu öyküler ev-okul-sokak üçgeninin öyküleridir. Kendi yaşantım için de, hem elimi uzatamadığım engin bir ufuk olan hayatın, hem kıstırılmışlıkların. Hem cehalet , hem cesaret, hem arayış, hem hayata iştah… 17-20 yaş dönemi öyküleridir. Ege öyküleridir. Arada kentsiz olan ya da Ankara öyküsü diyebileceklerimiz de var. Epey eledik, ayırdık, kimine demlensin dedik, kimine Yaşar Bey cüretkâr dedi. Kala kala kitaptaki 18 öykü kaldı. “Konularına gerçekçi bir yaklaşımla sokulan, insanı, toplumu, insanla toplumun karşılıklı sorunlarını akıcı olduğu kadar duyarlı, duyarlı olduğu kadar anlamlı bir üslupla sergileyen, dili ve imgeleri dipdiri bir yazar. Bir solukta okunan, kuruluşu güçlü ve tutarlı, öykülemesi özgün ve başarılı, sarsıcı hikâyeler” diyordu arka kapakta, o dönem Bilgi Yayınevi’nin editörü olan Attilâ ilhan. Aman üstâdım, ne haddime… Bu kitap, ustaların oybirliğiyle beğendiği bir ilk kitap oldu. 976′da ustam Cumalı, Sait Faik ödülünü (ki, ödüle değer görülen kendisiydi) bu kitap için düşündüğünü söylemişti. Güç beğenir Rauf Mutluay, “bu kadar başarılı bir ilk kitap hatırlamıyorum” diyerek hoşgeliş etmişti edebiyata. Tüketen adlı öykümü göklere çıkaran sevgili Selim İleri, sonradan hiçbir seçkisinde, hatta ilk 99 öykücüsü arasında bile yer vermeyerek, yok saydı. Hepsinin üzerinde anlaştığı Ulu Ağacın Dalları adlı öykü, ki Yaşar Bey’in seçimiyle güldesteye alınmıştı, sonradan seçkiden çıkarıldı…

Son kitabım olan Yeni Moda Aşklar Destanı’na gösterilen ilgi, önceki kitaplarımı düşünmeye itti beni. Toplumun kanayan yarası olan Ensest’i öyküledim, irtica pansiyonlarını ilk açıldığında öyküledim, Kürt kızlarının, kadınlarının öyküsünü yazdım yıllardır, adını koymamak için ne tuhaflıklar yapıldı, yazıldı. O öykülere mi haksızlık ediliyor, aşka mı arka çıkılıyor dersiniz?

- İzmir… İzmir… Sizce bir yazarın böylesi bir bağlanması olmalı mı? Yazı serüveni adına, yazarın iklimi, doğduğu coğrafya mıdır, yoksa edebiyatın iklimi midir?

- Yazarın iklimi edebiyatın iklimidir, ama, kanbağı doğduğu, yetiştiği coğrafyadır. Evrenselleştikçe, yerel motifler güzel bir doku, sıcak bir renk olur.

Öykünün doğduğu yeri, yazarın akıl toprağında çimlendiği ve hemen ete kemiğe bürünüp, yazarın yanısıra yürümeye başladığı coğrafyayı değiştirmek, genetik mirası değiştirmek gibi… Deli Gönül’deki kahraman, İzmir’in Kemeraltı’sı ile özdeştir. Elim bozsa, fikrim izin vermez buna. Öykünün aurasını bozmak, plasentasını çekip almak olmaz.

- İlk dönem öykülerinizde toplum dışına sürüklenen insanların serüveni, yaşantılarından durum ve ‘an’lar yeralıyordu. Bu bir anlamda yoğun bir gözlem ve ayrıntı birikimini de getiriyordu. Öykünüzün çıkış noktasında bu yoğunluk var. Ne dersiniz?

- Evet, öykümün çıkış noktasında, toplum dışına sürüklenen insanların serüveni var. Bu yoğunluk ve ayrıntı birikimini de kabul ediyorum. Kendilerini hikâye ettiğim insanlar da okuyabilseydi bunları…

- Sonra Ankara… Öykülerinize de yansıdı bu kent. Bu dönemden söz edelim biraz da. 70′li yıllar… Genç öykücü olarak Ayşe Kilimci neler okuyup yazıyordu?

- Nereli olduğumu ben de unuttum. İzmirliler oralı olduğumun farkında bile değil. Çukurovalılar gelinleriyim diye herhal, beni oralı sayıyor. Orada okuduğum için Ankaralı biliniyorum. Ne güzel, her yerliyim…

Türkiye’de genç olmak zaten zorken, toplumsal ivmenin hızla yükseltildiği o karışık 70′li yıllarda, üniversitede okurken, yazar adayı genç olarak zorlandım. Zoru kolaylaştıran güzel öğretmenler ve toplumun yükselen ilerici değerleriydi. Edebiyat çevresine yakın, yurt yaşantısının olumsuzlukları içinde, AST’ta amatör tiyatro çalışmaları ile uğraşan bir ben hatırlıyorum. Bir gün Edebiyatta Psikososyal İncelemeler dersimizde, Varlık’ta çıkan bir öykümü tartışıyorlardı, birinci sınıftaydım. Ben söz isteyip, yazarı şunu demek istemiş, dedim. Öğretmen, yanlış, dedi. Hâlâ gülerim buna.

Daha bilinçli okuyorduk. Basılmayan ikinci kitabı tamamlıyordum. Sonra sokaklar, siyasi bilinç, sevda, Akademi’nin uygulama dersleri ve insanımızı yakından tanımaya başlama. Fikrimizde kalbimizde patlayan tokatlar. Bu insanlar böyle nasıl? Ama bu haksızlık. Ne çok şey çıkmazda… Ölüme de umutsuzluğa da kafa tutulabileceğini, değişimi ve sınırların zorlanmasını sanatla yapabileceğimizi düşünmeye başladığım (öyle sandığım) yıllar…

Sözcükler, tümceler, sanat yapıtları eylemdir. Durağan sanılsa da, dünyaya ve hayata önce sözcüklerle biçim verilir. Dünyayı sözcüklerle değiştiririz ilkin… Söz, en büyük eylemcidir. (Gene de asıl eylemcinin yanında bazen yaya kalır. Kanlı 1 Mayıs’a gidip, teker teker vurulanların arasında yere düşen, sonra Ankara’ya dönen arkadaşımızı ilk gördüğüm anı unutamıyorum. Hâlâ yazamadım…)

Bu dönemde neler yazdığımdan önce, niçin yazdığım önemli. Sevgili Feridun, siz bu soruyu daha önce de sormuştunuz, izninizle, aynı yanıtı vereyim. Yolunda gitmeyen bir şeyler, çok şeyler olduğu için yazıyorum. Haksızlıkla, umutsuzlukla, mutsuzlukla kendi çapımda dövüşmek için. İnsanın türküsünü söylemek için… Ölümlü, kısacık hayatlarımızdaki kimi kişileri, anları, oluş ve çatışmaları, umudu alıp, sonsuzluğa ekmek için…

Bir yığın bağımlılığı içinde insanı bağımsız kılabilmek için… Bir anlığına bile olsa…

İnsanın, hayatın uğultusu içinde, bir an durup düşünmesini, kendini ve sonsuzluğu dinlemesini sağlamak için, neden olmasın… Yazılanlardaki umudu, ölümsüzlüğü, kendiyle aynılığı, gündelik olanın sonsuzluğunu, tadını dinlemesi için…

- Peki sonra? Sonrasında yazı serüveniniz hangi uçlarda, kentlerde sürdü?

- Sonra yeni kentler, Ankara ve çevresi, Bursa, Aydın, Söke, İstanbul, Adana ve bazı ilçeleri, Manisa, İçel, Tarsus, Toroslar, Kıbrıs. Bunlar, içinde y aşayıp, öyküsüne varabildiğimiz coğrafyalar. Hiç yaşamadığımız yerleri öyküleyemez miyiz peki? Pekâlâ da öyküleriz…

- Yeni kitaplarınız ardı ardına geldi: “Sevdadır Her İşin Başı”, Sevgi Yetimi Çocuklar, Gül Bekçisi, Benim Adım Çocuk… Öykü evreninizin zenginleştiğini sergileyen birikimi getiriyor her biri.

- Yaşadığınızı yazamıyorsunuz, ama, yazdıklarınızda yaşadığınızın ipucu oluyor. Hayatın içinde, en içinde olmak, bütün boyutlarıyla ekmeğin kavgacısı, umudun yolcusu olmak zor… Öykü yazarı iseniz, hem hayattan kesilmeyecek, hem rahat olacak, ama, fazla kolaycılığa da alışmayacaksınız dediysek, bu kadar da demedik…

Öyküden kaçılmıyor, ben kaçamıyorum…

Keşke yüksek sesle anlatıp yazarak, kendime ait bir odada ve masada çalışabilse idim ve 24 saat edebiyatçı kalabilseydim… Keşke insanlar iyi öyküleri daha çok okuyabilse, buna bağlı olarak kendi öykülerini de güzel yaşayabilselerdi. Keşke verilen ödüller bir şeyleri harekete geçirebilseydi. Keşke gündelik gerçeğimizin yükü paylaşılabilseydi. Keşke ders kitaplarında günümüz edebiyatı budanıp indirilmese de, işlenip geçilseydi. Keşke, okumamanın en büyük özür olduğunu insanlar anlayabilseydi. Keşke, keşke demek zorunda kalmasaydık.

- Öykülerinizdeki tematik zenginlik ilk göze çarpan yan. Toplumun farklı kesimlerine bakışınızda, yaşanılanlara tanıklık ön planda. Eksik, aksak yanlar, trajik durumlar… Öykünüz için, yaşama bakarken hep bu boyutları mı yakalamayı önceliyorsunuz?

- Evet… Bu boyutlar aslında hayatın koordinatları ve kara gülmeceyi de içlerinde taşıyorlar. Biraz o boyuta da yaslanmaya çalışıyorum. Çünkü, hayatın kendi enlem boylamları içinde bir de gırgır ekvatoru var ki, bunu o ağıdın dokuyucuları bile ıskalamıyor.

- Kendinizi bir “aktarıcı” olarak niteliyorsunuz. Yazarak mı, tasarlayarak mı?

- Aktarıcı, arzuhalci, destancı, hikâyeci, ne derseniz… Hem tasarlayarak, hem yazarak, söyleyip, söyleterek… Ahrazın ağzı içinde dil gibi, kalpte yanan sevda ateşi, parmak ucunun hüneri, ağıdın mavisi, hayatın hışmı, hayfındaki sabrı, işte öyle bir şeyler…

- Çıkmazda olan insan, savrulan acıları, sevinçleri, aşkları, umutları, umutsuzluklarıyla ayakta durmaya çalışan insan, öykülerinizin nerdeyse ortak kişisi. Biraz öyküde kişi, öykü kişileriniz üzerinde duralım…

- Çıkmazda olan, acıları, sevinçleri, aşkları, umutları ve umutsuzlukları sebebiyle savrulan, ayakta kalmaya çabalayan insan, öykülerin olduğu kadar, hayatın da ortak kişisi… Çoğunlukta olanı diyelim buna… İnsan olmanın, Türkiyeli insan olmanın gerekleri bunlar… Ve insan, insanca yaşamak için, yapıp çattıklarının insana yaraşır olabilmesi için nasıl da çabalıyor… Gelimli gidimli dünya, bir ucu ölümlü dünya diyor, sonunda varılması mukadder olan yokoluşa karşın, çabalıyor, umudun izini sürüyor. Ben bu destana vurgunum aslında. Dünyadan geçip giderken, ölümü bile kabullenen, adı ne tür konulursa konulsun, bir iz bırakmaya, direnmeye, sevmeye, barışa teşne insanların yaşamak, direnmek aşkına vurgunum…

Öyküde kişi… Öykü kişileri yazıldıklarında değil, hayır, akla ilk düştüklerinde gerçek oluyorlar. O andan sonra sizin hayatınızın ortağıdırlar… Sahici insandan daha gerçektir öykü kişileri.

Öyküde kişiler, tıpkı öykünün kendisi gibi, kalıcıyla geçicinin, çatışmasından çıkıyor. Bir zıtlık, bir gerilimde, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğu her yerde, öykü de oluyor. Haksızlığın olduğu, mutsuzluk ve eşitsizliğin olduğu her yerde, emeğin, kavganın olduğu her yerde öykü var. Öykü, her an, her yerde… Ayrıntıya, yerele, öğreticiliğe yaslanıyor olabilirler, benim kişilerim. Hayatta da öyle değil mi? Kusurun, ya da yerelin didikleyicisi olmaktansa, şu sorulmalı: İnsan, yaşamak denen o sonsuz uğultunun, karmaşanın içinde, bir sanat yapıtını okuyunca, durup, kendini dinleyebiliyor mu? Yazılandaki umudun nabzını tutabiliyor, kendisiyle tıpkılığını farkedince, yenilenebiliyor mu? Kalbinde açan güneşle, fikrinde tomurcuklanan sorularla “neden” sorusuna yanıt arıyor mu? Öfkesini dizginliyor mu? Maviyi, sarıyı, kuşun kanadını, rüzgârı yerli yerine koyuyor mu? Ufkun ötesini düşlüyor mu, onu okuyunca? Ya da bırakın bunca büyük sözleri, maviyi görüyor, içine bir tad yerleşiyor mu, sorulara, şarkılara göğeriyor mu? Bunlar oluyorsa, tamamdır. “Hişt, hişt”e yanıt alınmıştır…

- Kadın ve çocuklar öykülerinizde ön planda. Bu hangi ivmenin bakışımıyla oluştu sizde?

- Toplumda çöküşün de, kurtuluşun da kadınlar ve çocuklarla başladığını hepimiz biliyoruz. Bu bende yazar ya da ana olmanın ivmesinden önce, bu düşünmenin ivmesiyle oluştu… Toplumca vardığımız çıkmaz sokaklara önce kadını ve çocuğu iteliyoruz. Elbet labirentten çıkış da oraya ilk itilenlerle olacaktır.

Dünya kadınların sırtında. Üretim, çocuk, sevda, bütün diyetler ve kurtuluş kadınların sırtında… Kutsal kitaplarda dizgi hatası var sanırım, Tanrı önce kadını yarattı. Ondaki güçten korktu, kadının direncini kırsın, bereketinin tadını kaçırsın, köküne kıran girsin diye, kadının tırnağından aldı, ondan da erkeği yarattı… O günden bugüne erkek, kadının kesip attığı kör tırnak kadar olamadı…

- İkinci kitabınızda farklı bir coğrafyaya yöneldiğiniz gözleniyor. İlk öykülerinizdeki yersel öğeler, bu kez, daha zengin bir içerikle var oluyor. Hem dilde, anlatımda; hem de konuda. Ne dersiniz?
- Yazılan üçüncü, basılan ikinci kitabımda, Çukurova’nın hükmü başlıyor. Farklı coğrafya, yersel öğeler, dil ve anlatımda zenginlik… Bu bereket benden değil, ovadan, oranın insanından bana yansıyan. Benim kendimi dünya zengini sandığım, dünyayı dinlediğim bahçem Çukurova. Orada yörüklerin, iç göçle gelenlerin, savrulan göçmenlerin, makineleşmenin toprağın türküsünde açtığı ufukların, doğanın yazdığı destan çarptı beni. Yazmışım, öyle mi? Yolunda gitmişimdir belki, destana geçirmek ne mümkün? Görkemli, göreseli, gölgeli dilini zaptedip, dizginlemek ne mümkün?

- Anlatımınızda masal/destan öğelerine yer veriyorsunuz. Öykünüzde öteden beri varetmeye çalıştığınız bir yan. Bu seçiminiz/yöneliminiz üzerinde duralım.

- Anlatıcılara, halk hikâyelerine, masalcılara, destancılara, âşıklara duyduğum meraktan, masal/destan öğelerine yer veriyorum. Biz o dönemlere yetiştik, sokaktan destancıların geçtiği, masal ustalarının dizi dibinde muhabbet ilminin yapıldığı, yazlık sinema kartelyacılarının film öyküsü anlatıp, merak kışkırtıcılığı yaptığı, mahalle aralarında anlatıcıların varolduğu dönemlere… Masalın, destanın, tılsımın, büyünün insanın sorunları ve umarsızlığının karşısında hayat toprağına inadına ekilen umudun daldırma çitilinin, gülmece tezgahında dokunduğu yeni bir söyleyişin peşindeyim ve bu unsurları çok önemsiyorum. Olayı, yereli, halk motiflerini, ara renkleri, ayrıntıyı önemsediğim kadar…

- Nasıl yazıyorsunuz, bir öykü sizde nasıl oluşuyor?

- Nasıl yazamıyorum? Önce onun öyküsü… Bütün yazıcıları gibi bu ülkenin önce ekmeğin derdindeyim. Ne çok zaman yitirdim… Bulduğum zamanları da hovardaca birçok işe bölüştürerek harcadım.

Ya konusuyla, ya çarpıcı bir anla, yahut kahramanıyla çıkageliyor öykü. O andan sonra öyküyü ve insanlarını varediyorum. Yazıldığında kendisi oluyor, bazen, sonuna bile kendi hükmediyor.

Bir olay, kişi ya da duygu tohumunun öyküye filizlenmesinin süresi biçilemez. Öykünün ömrü kendinden menkuldür. Zaten gelişinden, adım atışından, size âyân oluşundan öykü kendi kumaşını ele verir. Kısacık sürede yazılanı da olur, on onbeş yıl sancısını çektiğiniz öykü de olur… Bir de doğurmakla eş tutmazlar mı yazmayı… Doğurmak ne ki, selli yağmur, gelir geçer. Öykü insana dokuz doğurtur… Beni yıkıp da geçer kısa öykü. Zaten kendini yaratanı yıkabiliyorsa, iyi yolda demektir… Zordur, yürek ister. Öyküden kaçılmaz, ben kaçamıyorum…

- Öykü ne anlatır, ne anlatmalıdır sizce?

- Öykü an’ı anlatır. O tek bir anda, tüm bir ömrü… Yoğunlaşmış hayatı…

Hayatın uğultusunu, görkemini… Tutumlu sözün destanını… Bir dövüştür o, kördövüş, dünyayla tutulmuş düello… Haksızlık, mutsuzluk, eşitsizliğin insanoğlunun alnı üstünde nişan alınan elmaya saldığı oktur… Kör geceye sıkılmış kurşundur. Öldürmez, düzeltmez, onarmaz belki, ama, iz bırakır, ses getirir… İnsanın bazen mırıltısı, bazen çığlığıdır öykü… Ölüme karşı başkaldırıdır… Kör geceye tutulan şavktır… Çölde bulunan vahadır… Bir anlığına bile olsa, bağımsızlıktır… Ölümlü, çaresiz hayatlarımızda, bir kavalcının nefesindeki ezgi, bir ekmekçinin koca hamur teknesine saldığı güzel mayadır… İnsanlığın ilk çektiği çizgi, fırçadaki en parlak renk, ilk notadır… Taştaki ilk keski, kalpteki ilk kıpırtı, fikrin çekirdeğidir… Suyun gözüdür öykü, umuttur, direnmedir, ölümsüzlüktür… İnsanlık ailesindeki benzeşinin fotoğrafıdır, gündeliğin tadıdır, kavganın, barışın ilk adımıdır… Ağız sütüdür, günışığıyla umutlanmak, ayışığıyla gönenmektir… Ben nerden bileyim, öykü nedir? Hayatın ve kalbin kıpırtısıdır işte, ölüme rağmen…

Söylenmemiş öykü yoktur, bunu biliriz, ama, her öykü gene de biriciktir, tektir. Tavrı, edâsı, sesi değişiktir, tıpkı her şarkının, her şiirin, her aşkın, her insanın bambaşka, benzersiz, yepyeni oluşu gibi…

Bir tılsımcıdan duymuştum, “bu bir bardak suda dünya yeniden kurulur, yeniden yıkılır” demişti. İşte öykü yazmak biraz da budur. Bir kalem ucunda, bir bardak suda ya da sözde, açılıp kapanan bir kapı ardında dünyayı yeniden kurmak, ya da yıkmak…

Öyküyü kısa, bu yüzden de zor bir tür olduğu için seviyorum. Öyküde direniyorum. Zaten öykü de direnmek demek…

- Son kitabınız “Yeni Moda Aşklar Destanı”na gelelim dilerseniz… “Aşk”ı kuşatanın, yaşatanın, öldürenin gizlerine bakış… diyebilir miyiz bu öykülerin genel izleğine?

- Başta aşk olmak üzere, aşk boyutunda, tutku hükmünde bizi kuşatan olguların, şeylerin, düşlerin hikâyesi bunlar. Aşkın felsefesi, tanımı olur mu? Aşk aşktır ve insanoğlu aşkla insandır.

Genel izlek saptamanıza katılıyorum. Ama, aşkın tüm teori, saptama ve tanımlar ötesinde çok ciddi bir iş olduğuna inanıyorum. Ben ucundan ilmini yapmaya, yazmaya çalıştım. Aşkın tarihi, toplumun da tarihi. Aşkı biçimleyen, tanımlayan, bezeyen toplum, bozanın da o olduğu gibi tıpkı… Toplumdan bağımsız aşk olur mu? Akıldan âzâde aşk? Aşka düşüvermekle, aşkın içinde ayakta kalmak aynı şey mi? Toplumsal karmaşanın aşka vurduğu, mecbur vurduğu mühürdür, o genel izlek.

- Öykülerinizde yaşamın çözülen, yozlaşan yanına bakışın, insan ilişkilerindeki izleri ön planda… Çözülmenin odağındaki ‘insan’ın toplum içindeki konumunu da irdeliyorsunuz. Adeta bir masalcı, destan anlatıcısı gibi… Bu yöneliminizle amaçladıklarınız üzerinde konuşalım…

- İnsanın umarsız, yalnız, her yönden kuşatılmış olduğunu düşünüyorum. İnsanlık tarihinin darboğazlarından geçiyoruz. Dünya eski dünya değil. Kendi doğamız ve asıl doğa, zorla elimizden alınmış, bize karşın… Olması gerekenin yerine başka tür yaşamaklar, insana ters işler dayatmışlar. Aile çözülmüş, çağa uygun kurumlar henüz ortaya çıkmamış ilkesizlik, kimliksizlik moda olmuş. İnsanı tıpışlayan, ona “yalnız değilsin” diyen unsurlar yokolmuş. Tepesine kurşun, bomba, kimyasal zehir, sevgisizlik, yalnızlık, umarsızlık yağan insan ne yapacak? Bunun yanıtını önümüzdeki çağlarda politikacısı, bilimcisi, kuramcısı, yasa koyucusu, elbet verecek. Ve dünya insana yaraşır güzel bir dünya olacak. Şimdilik sanat aracılığıyla biz insanı tıpışlıyoruz, ona yalnız değilsin, diyoruz, elele verirsen her zaman yeniden başlayabilirsin…

- Yeni çalışmalarınız, yeni öyküler… Neler var sırada?

- 1989′da Yunus Nadi Röportaj dalında insan hakları konusunda mansiyon alan bir çalışma: “Anadilinde Çocuk Olmak” var. İki kitaptan oluşan bu çalışma yabancı dille eğitimi ve anadili eğitimini didikliyor, şu an dizgide Benim Adım Çocuk’un yeniden yazılmış, yeniden resimlenmiş baskısı var. Yeni öykü kitabım ve önceki öykülerin seçkisinden oluşan bir toplam var. 3-8 yaş arası çocuklar için yazdığım çocuk öykü kitaplarım var. Bir de Tahliye Edilen Çocuklar Tarihi, adlı çocuklara şiirler var. Binbir Gündüz Masalı var.
(11 haziran 1998 cumhuriyet kitap)


Facebook

17/07/2018 Gün Ortalama:78  Bugün 44 Ziyaret var  Sitede 2 kişi var  IP:54.81.76.247