Türkçeİngilizce

Yeni Şafak

1573 kez bakılmış
17 Ocak 2013
11:13

Yeni Şafak / 7 Şubat 2007

Ayşe Kilimci bir hikayeci. Bu topraklanıl hi­kayesini yazmak için, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, Anadolu insanının, ama özellikle Anadolu kadınının hikayesi­ni yazmak için doğmuş bir hikayeci. Ana­dolu toprağı kadar bilge, çalışkan, doğur­gan, sabırlı Anadolu kadını konuşuyor hep Kilim-ci’nin öykülerinde. Ayşe Kilimci, satırlarında Yunus Emre’nin dolaştığı, son hikaye kitabı “Şu ölüm De-dikleri”nde hikayelerini yine hem kalbimize, hem fikrimize anlatıyor. Yazarın bu kitabındaki öyküler ölümün kapısını aralamaya, arkasındakileri gidip de dönmeyenlerin ağzından bize aktarmaya çalışıyor. Şu sıralar “Ah Benim Akordsuz Kalbim, Düzen Tutmaz Sol Yanım” isimli, 68 sonrası genç olmayı anlatan hikaye kitabı üzerine çalışan Ayşe Kilimci ile son kitabı “Şu Ölüm Dedikleri”ni konuştuk.

Kitabın ana teması ölüm gibi görünse de da­ha çok aşkı, yaşama sevincini, hayatin değerini anlatıyor gibi…

Haklısınız, kitap yaşam üstüne aslında. Ülkemi­zin en kalkışımlı son yüzyılını, hatta bazılarında da­ha da öncesini anlatırken, sahici ölümü ya da kur­maca ölümü yaşayanları, hücresini kabri sananları, yaşarken ölenleri, ölümü bekleyenleri anlatırken, aslında onların diliyle, gönlüyle, yaşama sevinci ve coşkusunu, hayatlarımızın değerini anlatmaktı ni­yetim. Zoru anhumaklı, yasamaktır çünkü zor olan. ölüm değil. ölüm. kalanlar için zordur.

Hikayelerin Pek çoğunda öne çıkan bir savaş olgusu var. Bu tercihinizin sebebi nedir ?

 

Son yüzyılı, bazı öykülerde daha önceyi anlatryor isek, savaş olmak zorunda, çünkü büyük alt üst oluşların dönemi, o dönemler, büyük sarsıntıların büyük savaşların… Ama, yaşamak savaşıyla örtüşmesi açısından da savaşı yeğlediğim oldu, olmadı değil. Son yıl­ların, adı savaş olmasa da savaşlarını yeğlemem de bundan. Bir de insanlığı asıl savaşta sınandığını düşü­nüyorum. Sahici insan olduğunu, kahramanlığın, onu­run, özverinin zorlukta boşverdiğini düşünüyorum.

“Sadece Sevdim”de Ezel, önce “böyle olmasa ol­maz mrydı Allah’ım?” diye soruyor, sonra da “takdirin haldomjzdakmin en hayırlısı” diyor ve en sonunda ashnda yaşadığı aşkm kendisi için bir lütuf olduğuna ka­rar veriyor. Buradan kader olgusuna varıyoruz. Sizce de “takdir edilen, hakkmıızdaJrinin en hayırlısı” mıdır?

Takdir edileni mi, yoksa o takdiri kendi secim, akıl ya da akılsızlıklarımız, yanlış adımlarımızla onun olumsuz yanını mı yaşıyoruz, buradaki Sır’at-ta? Takdirin önemi büyük elbet, ama, o kıvılcıma su serpmek ya da ateşi harlamak biraz da bize bağlı, birlikte olduklarımıza da bağlı. Sevgili Dağlarca, ömrü uzun ve yaşanası ömür olsun, demişti ki gecen yıl bana, öizler ne yaparsak yapalım, gemi gene de kendi bildiği rotayı izler…’ Bu sözdeki derin bilgelik­tedir sorunuzun yanıtı aslında. Biz biraz hamız, çok­ça hamız, hemen yargıda bulunuyoruz. Yarım yüz­yıllık ömrümde öyle örneklerini gördüm ki, bugün hakkımızda şer sandığımızın aslında sonraki hayrı­mız için olduğunu. Biraz sabır, biraz sağduyu belki birazcık daha akılla, daha serinkanlı duruş ve vic­danlı olmakla o hamlığı atıp, olanı doğru değerlen­direbileceğiz, ama, işte ona da olgunluk deniyor, da­ha ötesine insan-ı kamil deniyor, herkes de o merte­beye ne yazık ki erişemiyor…

Aynı hikayede görüyoruz ki, Esma-ülHüsna sadece insanda değil, bizzat yaşamın kendisinde de tecelli ediyor. Hikayelerinizi kurken hissetti­ ğimiz Anadolu’nun hem toprağının, hem insanının bilgeliğinin kaynağı bu farkındalık mıdır?

Bu farkındalıktır, evet. Öncekilerden genlerine işlemiş olan bilgeliktir, tevazuudur, onurdur, dirençtir. Hepsi mi böyledir, insanımızın, hayır elbet­te ama toplumda iyi örnekler, doğru kişiler diğer insanlar için de mayadır, o ülke için de iyi mayadır. Elbet çekisinin ağır oluşundandır da insanımızın. Şu Anadolu binlerce yıldan bu yana, ne acılarla ne imecelerle, direniş ve elele verişlerle kendisi oldu, olabildi. Neden her toplum böyle olamıyor? Kendi kadir kıymetimizi de bir bilebilsek. Ekeşmekten, di­dişmekten bıkmış olmamız gerek. İnsana tasa in­san olsa da derman gene insanda. Bizim halkımızın ayrı bir sağduyusu

Yanılmıyorsam, hikayelerinizde yer alan dü­şüncelerden bir kaçı; ölüm bir son değil başlan­gıçtır, ölüm bizi eşitler, Allah’a ulaşan yol tek de­ğildir… Hikayelerinizi yazarken hangi kaynaklar­dan beslendiniz?

Sonun başlangıcı, evet. Gönlüm, o yolun sürüp gitmesinden, menzilin açık ve sonsuz olmasından, asıl dünyada çekilerin ödeşilmesinden yana. Ama iş­ler benim gönlüme göre olmuyor, ölümde eşitleni­yoruz, daha doğrusu öldükten sonra eşitiz ancak. Keşke bu dünyada da olabilseydik, ara bu kadar açılmasaydı, dünya, şu güzelim tılsımlı ama ne yazık ki yalan dünya, daha insana yaraşır olabilseydi. Tek­rar tekrar gelmesi yok, önce müsvedde sonra temi­ze çekilmiş bir hayat yok, bir kuyruklu yıldız gibi, gö­rünüp kayboluveriyor hayat dediğin, insan dediğin, birazcık haksızlık olmuyor mu? Ama bin yıl ömür bağışlansa, biz gene farklı olamayız, aklımızı başımı­za alamayız, has insan olmaya çabalamayız gibime geliyor. Allah’a ulaşan yol tek değil elbette. Sonsuz yolu var bunun, öyle olduğunu düşünüyorum sınırlı kavrayışımla. Belki o yol bile yok, ya Allah aklımızın ortasında, kalbimizin kökündeyse? Ki, belki de öyle. Söylenen şiirde, yazılan hikayede, şarkıda, umutta, çalışmakta, insandan insana uzanan köprüdeyse? Dilimizin tadında, başkasına şefkatimizde, vicdan­da, bağışta, onurdaysa?

Hikayelerimi söylerken, haklısınız ben önce söy­lerim, anlatır, insanlarla paylaşırım, nereye yaslan­mış olabilirim sizce? Hayata, hayatın kendisine. Sa­hici hayattan, yalnız kendi emeğinle, hiç desteksiz sürdürdüğün bir hayata, insanımızdan bir an bile aralanmadan. Çalımlanmadan, büyüklenmeden, kimseyi incitip üzmeden, emek emek didinerek… Bunun karşıhğı çalım görmektir, üzülmek, incitil­mektir, olsun… Bu, işinizi kimin için iyi yapmaya ça­lıştığınıza da bağlı. Bana hiçbir şey bağışlanmadı, hep çalıştım, hala Öyle. Taşra büyükkent, büyük gö­rev, küçük görev, hepsinde yaşadım, hepsini yaptım, büyüklenmemeye çahştim, ben dememeye çalıştım. Kendimden çaldım belki hayallerimden, bana da di­yemedim, demedim, bilinçli seçimimdir.

Halkın dilinden çok şey öğrendim, bin yaşasın o halk. Onların görgü göresesinden beslendim, küçük insanlardan, mahalle arasından, çalışan, üreten ke­simden. Toplumsal değerleri, kutsal, ulusal bütün değerlerini el üstü, göz nuru, baş tacı eden insanı­mızdan öğrendim. Türk diliyle gönendim. İyi şeyler çıkıyorsa ortaya, bu hüner benim değildir, öncekiler­den devraldığım emanetin güzelliğindendir, bunu Türkçeyle söylediğim içindir.


Facebook

17/07/2018 Gün Ortalama:78  Bugün 44 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.81.76.247