Türkçeİngilizce

Irmak Zileli'nin kendi sitesinde 'Ayşe Kilimci ile Söyleşi'

1107 kez bakılmış
25 Haziran 2015
19:38

“Yaratım Ölüme Benzer, ki Yeni Tohum Boy Versin”

Ayşe Kilimci’nin kitabı önce ismiyle yakaladı beni. “Ah Benim Akortsuz Kalbim”… Kilimci’nin ilk gençliğinden yetişkinliğine uzanan yıllarda tuttuğu günlüklere ne kadar da yakışmıştı bu isim. Öyle değil midir gerçekten? O yıllarda kalbimiz bir türlü akort tutmaz, dizginlenemez… Kilimci’nin günlüklerini okuduğumda, öykülerinde çarpan yüreğin kaynağına ulaştığımı düşünmüştüm. Ta ki bu söyleşiyi gerçekleştirene dek… Ulaştığım sadece kaynağın bir parçasıymış. Dizginsiz çarpan yüreklerin sesi de, bakışı da başka oluyormuş. O ses ve bakış ki, seçtiği her sözcükte kendi ritmini ve müziğini yaratıyormuş…

 

Irmak: 1968 Eylül’ünden 12 Eylül 1980’e uzanan bir tarihte tuttuğunuz günceyi okurlarınızla paylaştınız “Ah Benim Akortsuz Kalbim”de. Öncelikle neden 1968-1980 yılları? Ve bu kitabın doğuş öyküsünü bizimle paylaşır mısınız?

Ayşe Kilimci: Bir eylülden 12 yıl sonraki bir başka eylüle savrulduğumuzun hikâyesi olan “Ah Benim Akortsuz Kalbim”, düzen tutmaz sol yanım, sahiden de benim günlüğüm. Neden o yıllar? Çünkü o yıllarda biz büyüyorduk, çocukluktan genç kızlığa. Okuyan bir öğrencinin üniversiteye, sanata, sokağa ve topluma yaptığı yolculuk coşkusunun içimize sığmayıp taştığının, kâğıda düşen izidir yazılanlar. Su tutan bir kuyusunuz ve suyunuzu çeken de yoksa, bir şekilde siz taşıyorsunuz. Yazmak, sevmek, sahneye çıkmak, öğrenci yürüyüşleri ya da iki başına yürüyüşler; dilini, insanını, şehirleri, hikâyeyi, elbet en başta önemli yazarları sevmeye koyulmuşsunuz; mürekkep lekesi parmağınıza (iyi ki ve hoş gelişle) gelip kurulmuş; yazı sizde saltanatını kurmuş, ne yapacaksınız? İzmir Kız Lisesi görkemli bir “mektep”ti; mimarisinden, denize nazır bahçesinden başımın döndüğünü bugün gibi anımsıyorum. Hayata vira bismillah dercesine kaleme sarıldığımı hatırlıyorum, kalbim gümgüm çarpıyordu; basılmış olarak elime alınca da duydum kalbimin sesini, hem gümledi hem karnıma yuvarlandı. 80’li yıllarda Adana’da kitap formatında yazdım, bir de işte bunu yazdım. 35 yıl önce yaşananlar 20 yıl önce ve 1 yıl önce olmak üzere iki kere temize çekildi yani, keşke ömrün de önce müsveddesi ardından temize çekmesi olsaydı.

Irmak: 1968’lerde henüz lise öğrencisi bir genç kızsınız… Türkiye’nin toplumsal ve siyasal olaylarının bir genç kızın bakışından yansımalarını okuyoruz kitapta. Henüz lise öğrencisi olmanıza karşın işçi hareketleri, öğrenci olayları, devrimci örgütlenmeler hepsi güncenize yansımış. Sizin çağınızın gençliğini bu açıdan anlatır mısınız biraz?

Ayşe Kilimci: O dönem öğrencilerinin neredeyse tamamı politikaya ve sanata eğilimliydi. Çünkü toplum öyleydi, yazılı basın (o zaman görsel basın sınırlı yayını ve beklemeler sırasında ekrana arz-ı endam eden ibriğiyle yalnızca TRT’ydi. Onun kısacık yayını ardından gelen bayrak töreni ve anıtkabir fonunu bile izlerdik) politikti; öğretmenler, sonra ders kitapları budanıp indirilmemişti; felsefe, mantık zorunlu, din dersi seçmeliydi. Gözünüzü yumsanız kulaktan sızardı sokağın, siyasetin, sanatın şenliği. Yemyeşil tüten bir Anadolu köprüsünün köklerine saklıdan gizliden kezzap dökmüşler, bilerek ve kast ederek de bu kuraklığı özene bezene musallat etmişler başımıza takıntımdan kurtulamıyorum. Nereye gitti herkes? Neden sol ve kitaplar makas değiştirdi de ilgi, sevgi hep lay lay lom makamdan olana?

Neyse işte biz o zaman kurtarılmış bir gençlikmişiz demek ki. Ülkenin üçüncü büyük kentinde yaşıyorsanız; öğretmenleriniz, kitapçılarınız, mahalle aranız ve arkadaşlarınız okkalıysa; ailede ve komşularda eli sanata, siyasete düşenler varsa; sinema ve tiyatro izleniyorsa maaile; eve kitap gazete giriyorsa; isteseniz de bu kavramlara uzak düşemezsiniz, bilgisiz kalamazsınız. Bizim dönem gençlerin büyük çoğunluğu “ben” değil “biz” derdi. Bencillik, kendine kapanma, kişisel çıkar yabancı kavramlardı. Ülkeyi bildiğimizce değil, olması gerektiği gibi severdik. Salt kendimizle uğraşmamız beklenen bencil bir yaşta ne olmuştu da topluma çevirmiştik aklımızı fikrimizi? Sanırım okumaktan, iyi öğretmenlerden, o günlerin yazılı basını ve kitaplarından, kişilikli liderlerden bu derde duçar olmuştuk…

Irmak: Kişisel tarihle toplumsal tarih iç içe geçiyor kitapta. Hakikaten öyle hissetmiş olmalısınız. Bir an çok özel bir şeyden söz ederken hemen ardından siyasi bir gelişmeyi aktarıyorsunuz. Bunun kaynağında ne var? Birey ve toplumun kaynaşmasıyla açıklanabilir mi?

Ayşe Kilimci: Hem ondandır hem belki bilgecilik oynamak, azıcık o yaş çalımı, kendine karşı bile olsa. Bugün ben de soruyorum kendime, çok yönlü yanıtı var bunun. O yarışta geriden gelen, eli zanaata ve hayata düşenler de bizden farklı değildi ki; diplomaları eksikti, ama sinema seyircisi onlardı, bugünden çok satan kitap, gazetenin alıcısı, izleyicisi de. Bir haftalık gazeteyi alır okurlardı, gecikmiş demeden. Şimdi, eve giren gazeteler okunmuyor. Ben annemin teyzemin “Hayat” dergisini yahut önemli romanları çocuklarına yüksek sesle okuduğunu bilirim. “İnce Memed”in, “Çalıkuşu”nun annemin sesinden aksi çınlar bugün bile kulağımda. Gittikleri tiyatroyu sinemayı evde anlatırlardı. Bunun bir çocuk için ne demek olduğunu düşünürseniz… Bireyle toplum kaynaşması ve sevgisi; evet, yoksa bir toplum merkezi gibi niye çalışırmış bizim ev? Aşılar yapılırmış, mektuplar yazılırmış; dert döküp döşerlermiş, akıl fikir alır, yürek yükünü yıkarmış insanlar. Kadın analar vardı, bilge halk kadınları, yoksa çalışanlar ki o zaman altı gün çalışılırdı, bitap düşerdi.

Biz asıl evlerin, sokağın bekçisi o bilge kadınlardan aldık hayatın ilmini. Umulmaz ama, erkeklerden de… Çamlık Köyü’nde bir tutma dedem vardı. Beş yaşında bile beni köy kahvesinde yanına oturtur, ne sorsam anlatırdı. Torunları ondan korkardı, ben korkmazdım; belki ondan belki hep sorduğumdan. Bademler Köyü’ne yakın bir köydü, şimdi artık kent oldu, o köyü ve eğitime, sanata düşkünlüğünü anlatırlardı bize, hani bugün Bademler ayarında bir köy?

Bunu da sormak gerek. Köyüyle insanıyla budayıp indirdiler, sebep olanlar sebepsiz kalsın, eh biz de halk olarak teşne imişiz bu hallere ki sustuk…

O temiz ve yakışan giysili ilkeli öğretmenler de var kaynağında bu bilinçli gençliğin. Tek giysileri de olsa, başka türlü taşırlardı onu. Sınıfta dersi, tenefüste sanatı, siyaseti anlatırlardı; gel de bilinçli olma…

Irmak: Kitapta edebiyatla yeni yeni tanışan bir genç kızın yazar olma serüveni de var. Bu serüvende karşınıza pek çok önemli isim çıkıyor. Attilâ İlhan, Necati Cumalı, Cahit Külebi, Ahmed Arif… Ve daha pek çokları. Kitaptan şöyle bir atmosfer hissediliyor. Usta yazarlar ve genç edebiyatçılar arasında duvarlar yok. Yeni yazmaya başlayan bir genç kolayca ustalarla temas kuruyor, ustalar da hiç erinmeden onlara deneyimlerini, bilgilerini aktarıyor. Bir tür usta-çırak ilişkisi. Böyle miydi gerçekten?

Ayşe Kilimci: Öyleydi, evet. Onlardan çalım etmemeyi, vefayı, sevmede bile ciddiyeti öğrendiğimi sanıyorum. Bu adlardan ibaret değildi beni besleyenler ve o yıllarla sınırlı kalmadı. O dönem birlikte başladığım dostlarıma şimdi ben bile ulaşamıyorum. Yaşasın çalım, geriden gelsin sanat ve vefa… Günümüzün söylemi bu ne yazık ki. Yok mu olması gerektiği gibi olanlar, var elbet, onlar kıymetlimiz, ama yetmiyorlar, sayıları az, handiyse hiç yoklar. Bu ustalardan onlar gibi davranmayı öğrendik biz; Buket de, Murathan da, Selim de, ben de, çoğumuz. Hiç söylemesek de aynı doğru tavır içindeyiz gençlere karşı. Ben dememeyi öğrettiler bize, sonsuz bir çalışmak gerektiğini tuttuğumuz yolda (ki ben hâlâ ve hep dile çalışırım, sözlük çalışırım, deyişler, maniler, söylenceler peşine düşerim ve inanın hâlâ kendime “yazar” demem, diyemem, ayıbıma gelir, olma yolunda yürümekteyimdir, o kadar).

Irmak: Bir de tabii “edebiyatçı” kimliği olmadan sizin kaleminize katkıda bulunanlar var… “Anane”niz… İlk edebiyat derslerinizi ondan aldığınızı düşündüm. Anadolu’nun bilgeliğini, doğanın öğreticiliğini, dupduru sözlere dökmeyi bilen bir “anane”niz olmuş. Biraz onu anlatır mısınız, nasıl bir şey kattı size?

Ayşe Kilimci: Evet bence de, kalemimden önce dilime, dilimin cengine ve tadına ananemin katkısı büyük, kişiliğinin de kişiliğime. Aslında öyle hayatı seven ve gezenti bir insandı ki, şehirlerarası, ülkeler arası gezer dururdu. Bir yabancı dili hakkıyla bilir, iki yan dili de mahalle komşularıyla anlaşacak kerte çata pata anlardı. Eğer gözleri kör olmasaydı onu elde tutmak, dizinin dibine sokulup bir şey öğrenmek hayaldi, ele geçmezdi ki. Sonra hem erkek torunlar baş tacıydı, hem bizden büyük teyzekızlarıyla arası daha iyiydi. Sonra işte yaşlandı ve gözlerini yitirdi, durmak zorunda kaldı, asıl o zaman benim oldu. Ben ona dışarıyı anlattım o bana kendi içerisini, aldık verdik çala çala bir güzel havaya döndük. Ben onun özlediği ışığı oldum sanki, o benim geleceğimin ışığı ve söz ağacımın toprağı…Hani kitapta diyorum ya, kolay incinir ve farklı bir çocuk olduğumu bir tek o anladı ve içime damla damla mavi biriktirdi, içimin denizi oldu diye, sahiden de öyle. O olmasaydı ve yolumu açan öğretmenlerim, başta Attilâ İlhan, Necati Cumalı ve Nafize Öztok olmasaydı ne yapardım, kendime nasıl sığardım bilemiyorum… Bu insanların hepsi de dilin arı, süssüz, yalın kullanıldığında etkisinin nasıl çoğaldığını örnekleriyle gösterdiler. Doğru düşünmenin, esaslı insan olmanın, hayatı savunmanın, umudun önemini ve vazgeçilmezliğini kalbime, aklıma kazıdılar; kendileri de öyle yapıyorlardı, onlara imrendim, özendim, dediklerini tuttum, bana emanetlerini sanırım baş tacı edip, varsıllaştırdım.

Irmak: Kimi yazar, dünya edebiyatını, ya da kendi ülke edebiyatını çok okuyarak oluşturur kendi yazınını. Kimi belli bir dünya görüşünden beslenir, kimi kendi iç dünyasına dalar… Ayşe Kilimci’nin öykülerine can veren, onu bugünlere getiren, olmazsa olmaz kaynaklar nelerdir?

Ayşe Kilimci: Bana can veren hayatın kendisi, sokak araları, üreten, çalışan insanlar, dağın başındaki yahut çalının dibindeki güzel insanlar. Dilin kendisi, kuytusu, gizi, halk deyişleri, atasözleri; o edalı, gölgeli göreseli söylemi halkımızın. Her milletten insanımızın, Anadolulunun ruhu, bakışı, gani gönlü, düşmanlığa uzak, şu kavimler köprüsünün bezeyicisi herkesle dost geçinen çelebiliği. Elbet yerli yahut yabancı ama en iyi yazanların kitapları, güncelin yanı sıra daha çok önceden yazılmış olanlar. Büyük şairler, esaslı ömürlerin anıları. Çocuk yapıtlarının en iyileri, birkaç kere okunmak kaydıyla. Dünya görüşüne yahut kimi adların iz sürücüsü olmaya hiç yaslanmadım. Onlardan ışık aldım elbet, ama, kendi söylemimi yaratmaya çalıştım hep. Esin perilerine hiç inanmadım, ama, bazı işler salt kuram ya da çalışarak da olmuyor, şiir ve hikâye de bunlardan. Azıcık farklı hamur gerektiriyor. Fark nedir deseniz, söyleyemem; suyu kıvamında verilmiş, çok yoğurulup özenmiş, belki kaderin yerden yere, tekneden tekneye çaldığı, diyardan diyara savurduğu böylelikle farklı kimlikler, diller, usuller ve hikâye kahramanlarıyla zenginleşmiş bir kimlik taşımak. Belki hiçbir şeysizlik, belki gurbet, belki hasrete usta olmak, ne bileyim…

Irmak: Öykü yazma aşamasında son noktayı koyana dek nasıl bir duygunun içinde oluyorsunuz? Ve son noktayı koyduğunuz an! O anda büyük bir mutluluk. Ressam Rasin’le bir sohbetimizde, “Bir resmi ‘tamam bu oldu, bu resim bitti’ diyerek son fırçayı vurduğum zaman, işte o an mutlak mutluluğu yaşıyorum, ama bu çok kısa sürüyor. Ta ki yeni bir resim yapana kadar artık ressam değilim, kimbilir belki de bir daha resim yapamayacağım. O an yeni bir kaygı başlıyor” demişti. Siz nasıl anlatırdınız yaratım sürecinizi?

Ayşe Kilimci: Yaratım bir kördüğüm. Fikre ne zaman düşer, ne zaman şıvgın verir, bilinmez. Süresine hele hiç hüküm biçilemez. Bir günde yazıldığı da olur yirmi yılda yazıldığı da. “Yeniçerinin Güvercinleri” öykümü 17 yılda yazdım, “Yakamoz” ya da “Elveda Cunda” öykülerimi bir günde. “Yakamoz”u üstelik, söyledim, önce anlattım, öylece de yazıya geçirdim. Sırlı işler bu işler, bize bile ayan değil. Ben son noktayı çok zor koyarım, basılmış öykü bile sürer bende, demek ki toprağım bitek. Tutup devamını yazarım sonra, üç kere arkasını getirdiğim öykülerim vardır. Ya olaydan ya kahramana rastgelmekten yahut kendi içinizdeki denizden tutarsınız hikâyeyi, sonrası büyük bir cenktir. Hele kitaplaşırken. Keşke bir hücreye kapatılsak, bütün yazar ve şairler, kitaba at sürerken. Hem kendi canımıza yazık ediyoruz hem etraftakilere. Siz yaratırken başka çeşit bir kişisiniz, siz siz değilsiniz artık. Bunu anlatması da zor, inandırması da, vazgeçtim ben, işte öyle bıraktım dağınık kalsın. Şimdi yeni bir kitapla boğuşuyorum, Allah yardımcım olsun. “Şu Ölüm Dedikleri” hikâye kitabım bittiğinde dedim ki kendi kendime, “sen en iyisi artık hiç yazma, çünkü bu kitabını aşacak şey yazamazsın”. Kendinizle yarışıyorsunuz. Yaratım, birazcık ölüme benzer, ki yeni tohum boyversin. Her biten kitaptan sonra, siz artık yepyeni bir siz’siniz.

Irmak: Son bir soru… Son derece klasik gelebilecek bir soru bu. Ama bence önemli. Neden yazıyorsunuz?

Ayşe Kilimci: İnsanlara “yalnız değilsiniz” demek için. Hiç kimse yoksa bile ben varım, sizi düşünüyorum, sizin için tasa ediyorum, cılız da olsa bir fener ışığı düşürüyorum önünüze. Sonra ben naçizane “kasafancı”yım, yalana bal katarım, hünerli söz eder, sizi güldürür, düşündürürüm, daha ne? Ardından soru da sordururum; o biraz can acıtır, ama görüyorsunuz işte, yalnız değilsiniz… Hiçbirimiz değiliz; insan yalnız değildir, yeter ki el ele vermesini bilsin, esaslı insan gibi sevsin, sevgide de ayrılıkta da haysiyetli, yaratıcı, güzel olsun. Vefayı, emeği elden bırakmasın. Irkçılık etmesin, kin tutmasın, doğru düşünsün, sevincini paylaşsın, ağıdını yutsun, zulümkâr olmasın, şiiri de elden bırakmasın. Böyle ederse, hem hayata yakışır, hem herkese yarayışlı olur, hem cenneti bu dünyada yaşar ki zaten cennet de cehennem de burada.

Benim cennetim cehennemim ise, yazmak, hikâye söylemek. Elimden en iyi gelen iş budur, bu da benim insanlara borcumdur, kimse böyle bir iş beklemese de. Naçizane hayatlar alırım, hikâyeler söyler yazarım, haddim olarak yahut olmayarak. Keşke herkes benim gibi en sevdiği işi yapabilse…Ya da kısmet kaşığına çıkan işi en iyi yapabilse. Niye mi yazıyorum? Bilir miyim? Yazmazsam ölürüm, onun için yazıyorum…

O, yazarak “yalnız değilsiniz” derken, okur da onun satırlarıyla ısınıyor… Kilimci’yi tanıyınca bu sıcaklık “gerçek”le buluşuyor. Günlüklerini okuduğunuzda onu “kendinizden” hissediyorsunuz, yüz yüze geldiğinizdeyse gözlerindeki o ışıltı yaşam sevincinizi besliyor. Evet biliyorsunuz, “yalnız değilsiniz!”


Facebook

22/05/2018 Gün Ortalama:73  Bugün 20 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.224.91.58