Türkçeİngilizce

“Mucize Var!” de Bana-Melike TÜMER

1619 kez bakılmış
17 Ocak 2013
11:22

“Mucize Var!” de Bana-Melike TÜMER

 

Ayşe Kilimci’nin “Mucize Var mıdır, Memet Abla?” adlı kitabının sayfaları arasındaki yolculuğumda, kişiden kişiye, renkten renge geçebilen kalemin ustalığıydı okuma serüvenimi cazip kılan. “Her insan bir mucizedir” aslında diyorum ve sayfaları çeviriyorum

“Mucize Var mıdır Memet Abla?” sorusunun çekiciliğiydi beni Ayşe Kilimci’ye yaklaştıran. Ve bu sorunun ad olduğu kitabın sayfaları arasındaki yolculuğumda, kişiden kişiye, renkten renge geçebilen kalemin ustalığıydı okuma serüvenimi daha da cazip hale getiren.

“Sıradan insanlar” diyerek ayrı bir kulvara yerleştirdiğimiz, aslında “biz” olan insanların ve hüzünlü yaşamların içine giriyorum mucizeler kitabında. “Her insan bir mucizedir” aslında diyorum kendi kendime, sayfaları çevirdikçe. Ve şaşırıyorum, bir yazar nasıl bu kadar kılıktan kılığa girebilir… Bu kılık değiştirmeler nasıl bu kadar doğal olabilir…

“Başı Üstünde Dam İstemez Naciye” ile başlıyor ‘mucize’. Bir evi olmayıp da başı açıkta kalanların aslında yıldızlardan çatı ördüklerine tanık oluyorum Kilimci’nin kaleminden. Bu yoksulların nasıl haber malzemesi yapılmak istenmesinden başlayıp haber haline getirecek zavallı gazetecinin zavallılığına bakıyorum sonra.

“Erkeğe Bakmak”la devam ediyor mucizeler yolculuğu… Bu defa, huzurevini başına çatı olarak örmüş, yaş almışların öyküsüne dalıyorum. Kırışıklıklarının yılgınlık değil yaşam enerjisi yarattığı, nihayet “sevimli” mertebesine kavuşmuş ihtiyarların ‘hanımefendi’ ve ‘beyefendi’ konuşmalarına kulak veriyorum. Bir gülümseme yayılıyor yüzüme okudukça. Bir hanımefendinin evlenmek niyetiyle ziyaret ettiği beyefendiyi, “Fikrimde üşümek var beyefendi. Sizden üşüdüm” diyerek reddetmesinin yarattığı ince mizah etkiliyor beni.

Yerini bir hüzün alıyor sonra duygularımın. Yalnızların, eskimiş ve unutulmuşluklarının farkında olmadan ya da farkında değilmiş gibi davranarak hayata tutunmaya çalışmaları, tutunamayıp kaderlerine razı olmaları…

“Marika”nın Rum şivesiyle Türkçe anlattıklarını dinliyorum sonra. Aşka aşık Marika…

“Akıl lazım, akıl, hem bize, hem baştakilere…” diye başlıyor söze; “A, aşk da lazım evet, aşk masal değil ki sade dinleyezek, yaşayazaksiniz aşkı yaşayazak…” diye bitiriyor. “Şu ademoğullarına akıllı olmayı, aşık olmayı, dünyayı sevmeyi, barışı öğretecek birileri lazım. Onlarda da öğretileni bellemeye heves olmalı elbet” demesi de boşuna değil, bunca görmüş geçirmişliğinden sonra. Sanki hiç susmadan konuşuyor Marika. Ona cevap vermeye, soru sormaya ne gerek var… O bir bir anlatıyor aklına gelenleri; yer yer ders veriyor, yer yer içleniyor. Ait olma ya da olamama durumuna, sınırlar arası yaşama dair söyleyecekleri var dinlemek isteyenlere…

Bir “Aktör”e dönüyorum yüzümü mucizelerin sayfasını çevirince. Yıldızlaşmış, parlamış, değeri bilinmemiş, yoksul düşmüş; ama tiyatrocu asaletini yitirmemiş bir oyuncuyu dinliyorum. Beyaz örtüler üstünde, her daim hazır bulunan canlı çiçek eşliğinde muhteşem sofraların yerini alan, bulgur pilavıyla bulgur doldurulmuş kabak dolmasından oluşan, sırf eski günlerin çeşitliliğini yaşatsın diye hazırlanan sofralar… “N’aparsınız işte” diyerek yaşayan, koşullar ne olursa olsun asaletin peşinden giden; bugünün “yani” ile başlayıp “yani” ile biten Türkçe’sine, “Neler oldu memleketimize, dilimize?” diye soran seksen yaşında bir aktör… Hayalindeki görünmez seyircilerine oynadığı oyunlarla, artık yapamadığı aktörlüğünü yaşatmaya çabalayan bir aktör… Seyircileri görünmüyor, ama alkışlarını işitiyor o; ne de olsa iflah olmaz bir sahne eseri aktör…

1999 Haldun Taner Öykü Üçüncülük Ödülü’nü alan “Aktör”den “Uvertürcü Leydi Di”nin yaşamına geçiyorum. Bu kez sekiz yaşındaki Zambak oluyor Ayşe Kilimci ve şarkıcı annesiyle şoför babasının öyküsünü katıyor kendi öyküsüne. Çocuk gözünden büyüklerin dünyasına, alt sınıf yaşantısına tanık oluyorum ben de çocuk halime bürünerek. İçimden de okusam, sesime bir çocuk tonu vermek geliyor okudukça öyküyü. Öyle çocukça cümleler ki yazılanlar…

“Kocana Görücü Geldi”yle, ölmüş karısının ardından bitmiş bir adamın, bakıma muhtaç tüm erkekler gibi tek başına sürdüremediği hayatına bir kadını sokmaya çalışmasındaki kararsızlığına dahil oluyorum. Ölen karısına karşı oluşan sorumluluk hissi, küçük şeylerden mutluluk yaratan, azla yetinip dünyalar yaratan karısına duyduğu özlem, yanındayken anlayamadığı, hissedemediği ve söyleyemediği sevgisinin acizliği yakıyor içimi.

“Söyle Kalbim”le, yıllar sonra aşkını ilan etmeye yeltenen bir kadının dramına; “Vıy…”la Mardin’in bağrından kopmuş, büyük şehrin ne içinden ne de dışından olmuş Şaki’nin “Bir gün mutlu olsak” içlenmelerine eşlik ediyorum.

“Yedekli”de, hayata tutunamayan bir genci; “Karım Öle”de, Şoför Niyazi’nin evlendikten sonra çektiklerini; “Polis Bilir” de, polisin ağzından bir sorguyu; “Milletler Fotoğrafhanesi”nde de Mariana Anatoliyeva’yı dinliyorum.

2000 yılı Haldun Taner Öykü Birincilik Ödülü ile Marsilya Akdeniz Kadınlar Forumu 2001 Uluslararası Öykü Büyük Ödülü’nü kazanan “Yıldızları Dinle…” öyküsüyle veda ediyorum mucizeler kitabına. Bir çocuğun sesinden dinlediğim öykünün, “Mucize var mıdır Memet Abla?” sorusuyla yanıt aramaya başlıyorum ben de.

Çalışan annesiyle sürdürdüğü yoksul yaşantısında, sokaklarda geçen çocukluğuna dost olan; hayatını, kadın şekline bürünüp erkeklerle birlikte olarak kazanan Memet’i anlatıyor çocuk. En saf, en masum haliyle tanık olduğu Beyoğlu hayatlarının acımasızlığını anlatıyor bilmeden. Memet Abla’sının öldürülmesinden sonra ona duyduğu sevgiyi çoğaltıyor. “Mucize var mıdır?” diye soruyor sürekli. Bir cevap bekliyor ölmüş Memet’ten. “Vardır değil mi, vardır, vardır mı? Mucizeciydin sen hani? Öyleyse vardır… Var de, vardır de, n’olursun be… Sen dersen olur belki…” deyip sus pus oluyor.

“Madem, simsiyah yağmur göğünün içinden sarı, kırmızı, mavi, mor tam yedi renk çıkabiliyor, kapkara bulutun altından bu renkler çıkabiliyor, madem kırık ayna parçaları dürbünün içinde rengarenk yıldız oluyor, o halde mucize diye bi şey de var…” diye haykırıyor çocuk ve mucizeyi keşfetmenin mutluluğunu yaşıyor. Bir okuyucu olarak bana da bu hüzünlü mutluluğu çocukla paylaşmak düşüyor. Paylaşıyorum da… Çünkü o kadar gerçek, o kadar inandırıcı ki satırlara dökülenler…

Çocuk dilini ve fikrini bunca iyi yakalayabilmiş, her yerden insana bu kadar yakın durabilmiş bir yazar oluşunun ardındakini merak ettiğimde, Ayşe Kilimci’nin önceki işlerine bakmam yeterli oluyor. O, çocuk mahkemelerinden hastanelere, fuhuş komisyonu üyeliğinden cezaevlerine kadar pek çok alanda sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmış, İstanbul Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu İl Müdürlüğü Yardımcılığından emekli olmuş bir yazar.

1976 yılında yayınlanan “Yapma Çiçek Ustaları” adlı öykü kitabıyla edebiyat dünyasına giriş yapan Kilimci; 1989 Gülhane Öykü Ödülü alan “Gül Bekçisi”, 1982 Abdi İpekçi Öykü-Mansiyon alan “Sevdadır Her İşin Başı” ve 1995 Yunus Nadi Öykü Birincilik Ödülü alan “Yeni Moda Aşklar Destanı” adlı öykü kitaplarının yanı sıra pek çok çocuk kitabına da imza atmış biri.

3-73 yaş arası ‘çocuklar için edebiyat’a ağırlık vereceğini söyleyen Kilimci, “Çocuk edebiyatı değil, dikkat buyurun, çocukların edebiyatla tanışacağı yapıtlar…” diyor yazmak istedikleri için ve ekliyor:

“Çocukların dünyayı ve ülkelerini öğrenecek yerde ezber ettikleri; kötü yetiştirildikleri; zulüm görüp sevgi görmedikleri bir ülkede, onlara bellemeyi değil anlamayı, baktığını görüp sevmeyi ve düşünmeyi anımsatacak kitaplar yazmak istiyorum.” (MT/BB)

BİA Haber Merkezi
10/01/2005    

BİA (İstanbul)


Facebook

22/05/2018 Gün Ortalama:73  Bugün 20 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.224.91.58