Türkçeİngilizce

Cumhuriyet Kitap

1670 kez bakılmış
17 Ocak 2013
11:10

Cumhuriyet Kitap-Şarkılar bitti, ufkun ötesine bakan yok

Ayşe Kilimci‘nin kitabı, lise sıralarından üniversiteye, yürümekle aşınmayan sokaklardan siperlere, 1968′den 12 Eylül’e bir dönemi ve dönemin gençlerini anlatıyor. Kilimci ile ilgiyle okunan anılarını konuştuk.

Fatih ÇALIŞLAR

-1968-12 Eylül 80 yılları arasını anlattığınız anı kitabınız ‘Ah Benim Akortsuz Kalbim’, bir dönem ve gençlik destanı sanki. Bunun hem peri hem ejderha masalı olduğunda ısrarcısınız. Anılarınız bu kitapla bitiyor mu?- Evet. Çünkü sonraki yıllarda hayat başıma çöktü, değil yazmak, nasıl geçip gittiğini bile anlamadım, birlikte anlamadık. Yazmak çok ciddi , ömrümün gayrısını yazmaya ne zaman ne takatim oldu sonraki yıllarda. Diyeceklerim bundan ibarettirkim bey!- Kimileri bunun günce tekniğiyle yazıldığını söyledi, kimileri gerçek bir anı defteri olduğunu söyledi, hangisiydi?- Sahici bir günce olduğunu kimse bilmese siz biliyorsunuz. İsteseniz de o safiyet ve dümdüz söylemi öykünemezsiniz bunca yılın ardından.Tümce yanlışlarını bile, olduğu gibi bıraktık. Kırmızı kapaklı, çok formalı,en kalınından ve farklı kalemlerle yazılmış gerçek bir günlüktü. Hikâye notlarım gibi bunu da hepinizden saklardım.- Şu dünyayı yeni baştan daha güzel yaratmak isteyen biz o dönem gençlerinin kırk katır kırk satırla sınandığı doğru, arka kapakta söylediğiniz gibi.Demokrasimiz de kahır, küfür, kamplaşmayla, zulümle darboğaza itildi; o da doğru. Peki bunca darboğaz ve ateşten gömlek giydiğimiz şu demokrasi, şimdi hangi noktada sizce?- Hâlâ alafucuruk bozduman, hak ettiği yerde değil. Siz de Çukurovalısınız bu deyimin anlamını iyi bilirsiniz, belki şevşengeli de birazcık, yani yağdım yağacak. Uğruna bunca savaşılan, emek emek ölünen, bunca soylu geçmişine yaraşan bir demokrasi olacağını umuyorum, umup umsuruk bulup bunsuruk oluyorum her seferinde.- Kitabı hazırlarken gelebilecek tepkileri hiç düşündünüz ?- Hayır, hiç. Yanlış bir şey olmadığı için sakıncalı hayatlar, abartılı yahut bezemeli bir dönem hikâyesi olmadığı için tepki geleceğini ummadım. Düşündüğüm gibi oldu aslında, birkaçı dışında, siz de bunların içindesiniz.- Ülkenin siyasi, sosyal ve kültürel görünümünün yetişmekte olan bir genç kıza nasıl yansıdığı var kitapta. Bu politik duyarlık sahiden yazıldığı gibiydi öyle değil mi? Biz o yılları sahiden de öyle yaşadık, bunu şimdikilere anlatması zor…- Öyle, hatta eksiği var, fazlası yok. Ben şimdi üçüncü çocuğumuza bakıp şaşıyorum, o yıllardaki kendime şaşıyorum. Bu yaştakendimi ülkeden sorumlu saymışım? Oyun mu oynamışız biraz, ama, ne soylu bir oyunmuş o öyle? Bizden öncekilerin bize yansımasıymış daha çok, sorumlu, ciddi, sanata ve demokrasiye el veren, okuyup izleyen, daha iyi yol açmaya çabalayan…

SANAL HAYATLAR

- Bu ne kadar doğruydu sizce? Şimdi bizim çocuklarımız bizim o yaşlarda olduğumuzdan farklılarsa, onların eksiği mi bu, yoksa bizim fazlamız mı?- Doğruydu.Yaşadıklarımın birinden bile pişmanlık getirmedim. Geçenlerde bir TV programında Oral da öyle söylüyordu ya, onca acı, hapis, rüzgâra verilen yaşanmamış yıllar, ama, kime sorsanız aynı yıllara dönülse farklı bir şey yapmayacağını söyler size. Elbet bizden bir önceki kuşağın hüneri, bizim olduğu kadar. Sizin babanız TİP belediye başkan adayıymış Tarsus’ta, anneniz CHP kadın kolu üyesi. Benimkiler hasta CHP’li ve evlerimize Cumhuriyet, Akşam gazeteleri giriyormuş, ajans saatleri ciddiyetle izleniyormuş, tiyatro, sinema, kitap evlerimizin vazgeçilmeziymiş, müzik de öyle. Kıt kanaat yaşamaklar içinde bu böyleymiş. Bir de şimdikilere bakın… Sanal hayatlar… Evet, o yılların politik ve sanatsal duyarlığı öyleydi, sahiciydi, ciddiydi, insan odaklıydı, sosyalist bakış açılıydı. Ne söylense hayatta karşılığını bulurdunuz. Şimdi bin şey söylense de bir anlam zor çıkıyor. Şimdi insan kayıp, ideolojiler de öyle. Şarkılar bitti, ufkun ötesine bakan yok, en başta dil yok; bizi dilsiz, umutsuz, ufuksuz ahrazlara döndürme çabaları başarılı oldu, tepe sersemi edildik…- Müzik biraz es mi geçilmiş kitapta?- Belki, her yaşadığımı değil bende en çok yer edeni yazdığımdan. Buncasına da şükür, kim böyle vakanüvislik eder ki hayat dışarıda akarken? Tom Jones ve Engelbert’in yeni ünlendikleri yıllardı, Beatles’in ortalığı yıkıp geçtiği. Bizde Erol Büyükburç, ki bütün kızlar onun hastasıydık, Barış, o var zaten kitapta, Moğollar, Ersen ve Dadaşlar, dışarıda Abba, Rolling Stones, sonra o Fransız matmazel Mireille Mathieu ne severdik. Kitaba müzik mührü vuranlardan biri Mary Hopkins ve onun Those Were The Days’i, çünkü bizim lise zil, çan çalma uygulaması yerine onun bu parçasını koymuştu, derse ‘ne günlerdi onlar’ eşliğinde girip çıkardık.- Öylesine sanatla iç içe bir lise yazmışsınız ki, biz öyle değildik, eksik miydik?- Eh, demek sizinkiler taşrada sizde iz bırakmayanlarmış. “Adı Ahmet’ti, boyu kısaydı”dan başka bir şey söylemediniz bunca yıl bana, edebiyat öğretmeninize dair. Oysa bizler neredeyse o dönem edebiyat öğretmenlerimizle el ele devrim yapıyormuşuz. Okul müfredatı yetmemiş her hafta toplanıp ek edebiyat dersi yapıyormuşuz, ki anımsıyorum, yaşayan edebiyatı işlerdik, dile çalışırdık, şiire çalışırdık. Ama Tarsus’un da kolejde ünlü bir edebiyat öğretmeni varmış, duyardım. Size denk gelmemiş. Denk gelmemiş de ne olmuş, Oral da siz de gene aynı yolun yolcusu olmuşsunuz, hâlâ eliniz gözünüz siyaset ve sanatın üstünde…Öğretmen nedir deyip geçmemeli, bir toplumda devrim de evrim de onların eliyle atılır. Bu bilindiği içindir ki bizde ekmeklerden önce öğretmenleri bozmaya yeltendi iktidarlar. Değil mektupla öğretim, telgrafla öğretimle öğretmen yetiştirdiklerini sandılar. Şimdi gençler telgrafı da bilmez. Biz bu kitabı gözden geçirirken yayınevinde acaba küçük bir sözlük mü eklesek diye düşündüydük, telgraf, fruko, faşige, pullama, mc gibi çoğu kavram yabancıydı günümüz gençlerine…- Bireysel özgeçmişle ülkemiz tarihi iç içe çok güzel dokunmuş kitapta, o kendi halindeki kırmızı defterde böyle bir hazine yattığını doğrusu ummazdım.

İÇ İÇE HAYATLAR

- Kişiselin yanında en önemli siyasi olaylar yer almış. Bu kadar mı iç içeydi hayatlarımız memleketle diye düşünüyor insan…- Bu kadar iç içeydi, evet, unutmuş olmalıyız. Ülkeden bağımsız yaşamıyorduk acaba böylesi doğru muydu? İnsanın hep kendiyle uğraşması gereken o en bencil yaşlarda, çoğumuz için bu 15-25 arasıydı, davaya adaması hem ömrünü hem kalbini ne derece doğruydu ya da davaya ne kattı? Bu sorgulanmalı!Tıpkı şimdikilerin apolitize halinin de sorgusunun gerektiği gibi… O dönemin siyasi önderlerinin çocuklarının şimdi hangi dava ya da davasızlıkta olduğu da sorgulanmalı, mum niye dibine kör yanmış, birkaç istisna dışında?Siz bile, devrim için eğitiminizi bırakmışsınız, oysa önce kendi devrimin olmalı değil mi? Oral onca badirenin ve liderliğin arasında okul üstüne okul devirmiş siz Dev-Lis davasından kaç zaman hapistesiniz. Neyse, bir işe yaramadı değil, en azından kitaba kapak oldunuz, fotoğrafınızla…- Kitapta hem Türkiye’nin hem Türkçenin hem duygusal seferlerimizin hikâyesini, giderek bozgununu okuyoruz. Düğümler çözümler, çözümlenmeyip ertelenenler, darağaçlarına çekilen günahsız gençler… Bu arada o ‘umut dolandırıcıları’ deyimini benden yürüttüğünüzü okura söyleyelim mi?- Söyleyelim elbet, miri malı, yabancı değilsiniz, kocamın malı olarak yürüttüm elbet, telifi neyse öderiz. O darağacı faslını açmayalım istersen, ağlarım. Hep böyle oldu ha, başkasına vekaleten biz utandık, biz ağladık…Acaba, o umut dolandırıcılarının şahı bir hazret var hani, o, her eğri işin altında parmağı olan, şimdi şecaat arz ediyor ama sirkatin söylüyor aslında, ne düşünüyor o darağaçları için? Yaşı büyütülüp asılan çocuklar için? O bölümü defterden kitaba geçirirken babamın ‘oh’ dediklerinin ruhlarına ananem yasin okumuş ve ‘dünyada ne ucuz, elin evladı ele ucuz’ demişti. İlki kindi, ananeminki bilgelikti ve bu ülkede bir şeyler onca şeye karşın ayakta duruyorsa, umut hep varsa bu bilge ruh sayesinde. Öbür kindarlar olsa olsa değnekçidir. Siyasi lider olduğunu sanan kindar da evdeki hükümdar da değnekçidir, gence kasteden herkes değnekçidir…- Kitabın yazım tarihine bakan bunun bir yılda kotarılmış bir kitap olduğu yanılgısına düştü mü?- Düşenler oldu. Sevgili Irmak Zileli de böyle sanmış, sonra sahici bir günce olduğunu öğrenince daha bir bağrına basıp okumuş. Mümkün mü o dili o safiyeti öykünüp bir yılda bunu kotarması? Siz en yakın tanıksınız, bu defter ilkin seksenli yıllarda Adana’da, bilgisayarda yazıldı. Hatta bilgisayarda emeklediğimiz o dönem sıcakta bozulur diye disketi uzun süre buzdolabına koymuştuk. Demek siyasi olarak da o dönemi buzluğa kaldırmışız, ülkece. Ben de yirmi yıl sonra yeniden yazdım, 12 Eylül ve o dönem de yeni yeni, son on yıldır yazılıp söylenmeye başlandı, ee kolay değil, ezildik ey halkım ister unut istersen unutma bizi… Bazıları ezilmekle de kalmadı, öldü!- O ölenlerin çetelesini tuttuğunuzu biliyorum…- Evet, buna son bir yılda çalıştım ve sakinleştirici çaylar içerek yapabildim. Gördüm ki her cepheden kıyıp geçtiklerimiz aynı türde ölümler, aynı cinsiyet ve sayılarla kıyılmış, oyun büyük yani. O listeyi önce dramatik ağırlığı yükselteceği gerekçesiyle almadık kitaba, sonra bilgisayardan silindiği için.Bunun üzerine ben ‘Biz Aşağıda İmzası Olan Ölüler’ bölümünü yazdım, geçen 1 Mayıs kutlamasında valinin kısıtlı iznini bahane edip, gidenlerin geri geldiğini varsaydım ve 1 Mayıs’ı bildikleri gibi kutladıklarını… Sonra da dilekçe verdiklerini, tabii bedenli olmadıklarından imzalarının adlarının okunamadığını sonra o ölüler listesini yok sayınca biz, küsüp gittiklerini, giderken listeyi hard diskten de götürdüklerini… Edemedim, bir son söz döşendim, ayna ayna söyle bana masalından girip, en güzel sizdiniz, en kahraman, gene siz diye, onu da koymadık. Zaten kitap yeniden elden geçirilecek, düzelti çalışanlarının bana rağmen olağanüstü özenine karşın kimi yanlışlar oldu. Adının budanması dahil hepsi olması gerektiği gibi yapılacak. Bu arada bu zor kitaba emeklerinden ötürü düzelti çalışanlarına gönül borcumu bir daha iletmeliyim, Altın Kitaplar’ın…

DOĞUŞTAN USTA!..

- Yazarlık serüveninizde usta yazarlarla sizin gibi çırakların ilişkisini okurken şaşıyor şimdikiler. Ben bile, o ustaların size bakışını, sizin onlara sokuluşunuzu yakından bilen biri olarak şaşıyorum. Günümüzde neden böyle değil?- Vallahi günümüzde siyaset kadar edebiyat da yaralı da ondan… Hikâye, şiir ve romanda kimin hikâyesinin anlatıldığını önemsiyorum ben. Küreselleşme ile gelen o tuhaf yabancılaşma ve laylay lom kitaplar, kimliksiz, halksız, sorusuz, kavgasız, çözümsüz, gerçek dışı o tuhaf bulamaç içimi burkuyor. Yaratılan yahut ayrık otu gibi arsızca kendi biten yazarımsılar, kendini yazar sananlar, didaktik ve yaratmaktan habersiz çocuk kalemşorları, bu halkın türküsünü hikâyesini bilmeyen ve dile getirmeyenlere öfkem çok… Birbirlerini alkışlamalarına da bu dipsiz doruksuz ve bilgisiz börtü böcünün… Bunlara usta çırak ilişkisi ne gerek, hepsi doğuştan usta! Sizin usta saydıklarınız da onlara tufeyli ya da dinozor.Bilmiyorlar ki kendi ömürleri üç gündür…- Kitapta dili kullanmanın iyi ve renkli örneklerini görüyoruz, en çok da anane manileri dikkat çekici. Sonra halk deyişleri, söylence ve masalları. Anane sahiden böyle bir bilge kadındı, ayrıca çok da matraktı, ben biliyorum. Bir dili hakkıyla konuşurdu, iki ara dili de komşularıyla anlaşacak kadar çata pata bilirdi. Okuma yazması yoktu, ümmiydi, ama her şeyin farkında cin gibi ve esprili biriydi. Yazınızın dayandığı gülmece damarı ondan geliyor olabilir mi?- Tümüyle… Gezentiliğimiz, şen şakrak olmaya onun kadar değilse bile teşne oluşumuz, sokaklara ve insan hikâyelerine merakımız, dile, manilere ve masallara düşkünlüğümüz… Onca masal kitabım çıktı, temeli anane masallarıdır ama şimdi yayın bekleyen üç ciltteki iki yüz masalım var ya, beni heyecanlandırıyor ve öldüğünü unutup dizi dibine koşup muştulamak geliyor içimden, ‘bak anane, o kadar teyp yasağı getirdin, sesini bizden sakındın ama benim kalbimle kaydettiğimi bilemedin, oh ya… Yazdım ya… diyesim var.- Onun güzel ses, uzun (kapıdan sığmaz tarifli) boy ve kaş merakı nereden geliyor olabilir? Güzel ahlak ve çalışkan kimlik, neşe yanında bir de bunları aramanızı istiyor karşı cinste.- Bilmem… Belki savaş döneminde kırılan insanlarımızın gönüllerindeki yerine denk geldiği gibi evlilikler yaptıklarına kendince başkaldırısından geliyordur. Hep güzeli aradı, güzelle her iş güzelleşir, güzele bakması sevaptır iş tutarken, bebek karnınızda ilk oynarken güzele bakın diye tembihlerdi bize.Hatırlasanıza beni size verirken de kaşlarınızı yoklamıştı parmaklarıyla, o dönem artık kördü. Kurtuluş savaşı sırası cepheden dönen hem ortopedik hem kısmen ruhça engelli bir adama verilen babayiğit bir kadın vardı, tanış, ona sormuştum neden bu adamla evlendiğini? ‘Ortalıkta er mi vardı a kızım, bunu bulmak bile şanstı’ demişti. Bir düşünün… Vatan elden gidiyor, erkekler de öyle, umut da öyle… Bu Anadolu insanı nelere katlanmış, ne kahırlar çekmiş, şimdikiler bulup bunsuruk oluyor bu vatanı, bu özgürlüğü bunca güzelliği…- Siz yazarken değil, asıl anlatırken sahici oluyorsunuz. Okur bilmez bunu ben bilirim. Bir hikâyeyi sözgelimi bize ilk anlattığınız en güzel halidir. Sonra yazıya, kâğıda geçirirken niye değişiyor?- Bilmem? Çok şey söylemek istiyor olabilirim. Bunun ben de farkındayım aslında ve kimi uyarıları dikkate alıp farklı bir hikâye söyleme peşindeyim sanırım yeni kitap böyle olacak. İsterseniz ev halkına anlatırken ses kaydı yapın siz, olduğu gibi alalım kitaba…- Güncenin bize ve edebiyata katkısı sizce neler?- Aman efendim ne haddime katkı matkı… Ben yaşadığımı söyledim yalnızca, haddim olmayarak, yaşaması haddimdi de onu kâğıda dökmesi fazlaca iç dökme, okurla sırdaşlık hatta pek fazla, ama, dönemin anlaşılması için benimle yitip gidecek nice ayrıntıyı da unutuş girdabından kurtarmak oldu, o yüzden sevinçliyim, yoksa olanca huzurumdan etti beni, en başta sizle .

KİTAPTAKİ MAHALLE…

- Anane sizle mani attırıyor karşılıklı, bunu komşu kadınlarla da yapıyor. Nasıl bir mahalleydi kitaptaki fon?Nasıl bir atışmaydı bu, ne zenginlikti öyle?- Mahallemiz hâlâ duruyor, bozulmadı, İzmir Eşrefpaşa’da 596. sokak…Bütün kahramanlarım da duruyor, öbür yana çekip gidenler dışında. Rum, Arap, Yahudi, Ermeni, Kürt her soydan insanı barındıran bir gecekondu mahallesiydi, ben o mahalleyi Kiracı öykümde anlatmıştım uzun uzun, bir önceki kitabım Şu Ölüm Dedikleri’nde. Aslında bu tür, her nasılsa unutuştan yıkılıştan kurtulmuş sokağın, mahallenin sosyolojik incelemesi yapılmalı, kayda alınmalı. Ben edebi cepheden görevimi yaptım. Maniyi daha çok Arap ve Kürt kökenli olanlarla attırırlardı. Benden yana hep umutluydu, her ne kadar erkek torunları bizden önde tutsa da. Avucumuza öpücük ya da öksürük koyardı küçükken, korkmayalım diye. Tuvalet dışarıdaydı, bahçede, en çok oraya giderken koyardı öksürüğünü. Bazen, şimdiki yaşlarımda hayat ve insanlar beni yıkıp geçtiğinde, hâlâ avucumda ananemin öksürüğü var, o beni korur diye düşünürüm safiyane.Ve elbet çok sevdiklerimin avucuna ya bir öpücük ya bir öksürük de koymadan edemem…- Gelelim mi o diz çöken delikanlılar faslına? Ben şimdi diz çöksem olur mu?- Yok, olmaz, o o zamandaydı, onlarlaydı. Canım siz de varsınız ya ithafta, hem ithafta hem kapakta, hem ömrümde. Bu kitaba varlığıyla yokluğuyla emek eden bütün esas kız ve esas oğlanlara, iki sayfalık ithafta yer alan herkese, arada kalanlara da, hayattan sürdüklerimize de, umut dolandırıcıları dışında hepsine teşekkür ederim. Ah Benim Akortsuz Kalbim/ Ayşe Kilimci/ Altın Kitaplar/ 428 s.


Facebook

17/07/2018 Gün Ortalama:78  Bugün 44 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.81.76.247